Sarkis Hatspanian: DİL, TARİH, COĞRAFYA ve ERMENİLER

  • Yazdır

Tarih, anılmaya değer tüm olayların hikâyesidir. Uygarlık, insanların toplu olarak daha iyi bir halde yaşamaları ve doğaya hükmedebilmeleri için gösterdikleri çabalardan çıkan bilim ve kültür halinde beliren sonuçların toplamına verilen addır. İnsan ki sözlüklerdeki tanımlamalara göre "iki eli, iki ayağı üzerinde dolaşan, sözle anlaşan, akıl ve düşünme yeteneği olan en gelişmiş canlı" olarak tanımlanmaktadır, tarih içerisinde "anılmaya değer" olayların hikâyelerini, medenileşme evrelerinin vardığı seviye itibarıyla belleğinde taşıyarak, onları önce söze, daha sonra yazıya dönüştürebilme yetisini kullanabilme sayesinde insandır.

LOGOS/Söz tanımlaması, adı ne olursa olsun tüm bilim adlarının ortak soyadı olma özelliğiyle, sözün uygarlığın temeli olduğunu ve bunun da insana ait, insan tarafından yaratılan değer anlamını taşıdığını göstermektedir. "İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa" sözü, bu olgunun en doğru anlatımıdır ve buradan da salt sözün varolmasının değil, onun doğru olmasının gerekliliği ihtiyacının karşılanması zorunluluğu, insanlığın sözlü tarihinin incelendiği yeni bir bilim dalının doğuşuyla sonuçlanmıştır. Bu bilim dalı ETİMOLOJİ (Yunanca Etymos/doğru, Logos/söz) olarak adlandırılmış olup, bir kelimenin nereden geldiğini veya nasıl oluştuğunu, birçok kelimelerin ortak kökünü bulma, yani bir köken bilimi çalışmasıdır. Kelimelerin asıl şeklinin incelenme çalışması, insan tarafından yaratılan uygarlığın da nerede, ne zaman doğmuş ve nereden nereye ve nasıl yayılmış olduğuyla ilgili sorunların bilimsel temelde araştırılması sayesinde, tarihsel  gerçeklerin bilinmesi, yani doğru olanı öğrenme, geçmişten bugüne varolmuş evrimsel tarihi  bilgi ve bulgulara ulaşmamız sağlanmıştır.

Tüm bunlara ek olarak, kelimelerin yan yana kullanılmalarıyla bütün bir düşünceyi aktarma evreleri sonlarında önce sözlü, çok daha sonraları yazılı dile dönüşmeleri ertesinde, dili ve yazılı belgeleri dil ve tarih açısından, dil yoluyla bir toplumun kültürünü inceleyip-araştıran bilim olan FİLOLOJİ'ye varır ve böylece işlemekte olduğumuz konuyu temellendirebiliriz sanıyorum.

Ermenice, Hint-Avrupa dilleri soyağacının başka hiçbir dalıyla ilişkisi olmayan, ana gövdeden tek başına üreyerek varolmuş, gelişmiş ve tek başına bir grup olarak bilinip-tanınan tek dildir. Hint-Avrupa ırklarının vatanından, şu anki Ermenistan'ın da bulunduğu İberya'dan Avrupa İberyası'na (M.Ö. 12-9 binli yıllar) ilk olarak göç edip yerleşen, dili, kültürü, etnik aidiyeti çevresindeki başka hiçbir halkla ortak bir benzerlik göstermeyen BASK'ların, kendi tarihi geçmişleriyle ilgilenip, yaptıkları incelemeler sonucu hafızalarını tazeleyebilmelerini sağlayan en önemli olgu/etken/alet onların dili, EUSKARA olmuştur. Dilbilimciler, BASK dilinin Ermeniceye çok benzediğini ve bu temelden yola çıkarak, Baskların Ermenilerle ilişikliğini bilimsel incelemelerle tesbit edilmesini ETİMOLOJİK araştırmaların vardığı sonuçlara bağlıyorlar. Bask ülkesinde aleladele seçilmiş 10 adet dağ, ırmak, göl, tepe, vadi, ova, nehir, çay vb. gibi coğrafi isimlendirme, o isimlerin Ermenistan'daki adlarla ortak kökene sahip olunduğu gibi çok önemli bulgulara ulaşmamızı sağlıyor.  İberya'da Basklar dışında başka hiçbir halk, Ermenilerce anlatılan efsaneleri, destanları anlatmıyor, aynı hikâyelerle beslenmiyorlar. Bu halkların biribirine "ikiz kardeş gibi" benzemesinin finali olarak, her iki kardeşin vatanının da başkalarınca işgal altında bulunması, şu anda dahi varolan aynı kader birliğini paylaşıyor olmalarının bile ne kadar şaşırtıcı bir benzerlik göstermesiyle kayda da, düşünmeye de değer olduğunu göstermektedir.

Aymara'lar, bir güney Amerika kavmidir ve konuştukları dil de Aymara olarak adlandırılmaktadır. Yaşam alanları And dağları çevresi, Titicaca gölü civarında olup ağırlıklı nüfus (toplam nüfusun yaklaşık % 30-40'ı) Bolivya'da bulunur. Ayrıca Peru'nun güneyi (toplam nüfusun yaklaşık % 5'i) ve Şili'nin kuzeyinde de (toplam nüfusun yaklaşık % 0.3'ü) yaşarlar. Çok az sayıda nüfus da İspanyol sömürgesi zamanında göç ettirildikleri Ekvador'da yaşamaktadır. AYMAR dilinde çokça kelimenin Ermenice'den geçişli olduğu geçen yıl yapılan araştırmalarla ortaya çıkmıştır ve şimdi bilim dünyasının birçok dilbilimcisi bu ilk bakışta inanılmaz görünen ilginç konu hakkında incelemelerde bulunmaktadır. Ermenistan'da da bu ilişki pek doğal olarak araştırma konusu olmuştur ve dil uzmanlarınca Aymara dilinde kullanılan 600 kelimenin etimolojik incelemesi sonucunda 57 kelimenin (yüzde 10'unun) Ermenice asıl köklü oluşu ispatlanmıştır. Dilbilimi uzmanları aynı köke sahip sadece 3 kelimenin varlığının dahi iletişim ilişikliliği için yeterli koşul olduğunu ileri sürüyorlar. Öyleki Ermenilerle Aymara halkı arasında bir ilişki olması muamması araştırmacılar çevresinde heyecan ve ilgi yaratmıştır.

Aymara'ların sözlü olarak yaşattıkları ve nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar ulaşan efsaneye göre onların ataları "deniz yoluyla bu topraklara gelen, uzun boylu, dalgalı, sarı saçlı, mavi gözlü insanlar -ki yerliler tarafından tanrılar olarak kabul edilmişlerdi- onlara metal eritmenin, taş işlemenin, inşa etmenin, mimarinin gizliliklerini ve dünyevi yaşamdan uzak, tasavvufluk gereği yalnızlaşmayı öğretmiş" olduklarını anlatmışlar. O zamanlarda, metalin eritilerek, işlenip eşyalara dönüştürülmesinin vatanının Ermenistan olduğu bilimsel olarak çoktan kabul edilmiş bir doğru olduğu bilindiği için de Güney Amerika'ya gelen "yabancıların" Ermeni oldukları sanılmaktadır. Kendi etnik adlarının ve dillerinin neden AYMAR veya AYMARA olarak isimlendirildiğinin, ne yerli lehçeler, ne ispanyolca, ne de portekizcenin yardımıyla "açıklanamaması"yla ilgili olarak, Ermenice HAY MART veya HAY MART A/E şekillerinin "ERMENİ İNSANI" veya "ERMENİ İNSANI/DIR" anlamını taşıyor olması temelinde, adlarda ilk ve son harflerin düşmelerinin çok rastlanan 'kural' görüldüğü bilindiğinden AYMAR/AYMARA şeklini alması da fazlasıyla çarpıcı bir olgudur. Aymar'ların efsanelerinde VİRAGOÇA adlı tapılan önemli bir kişi var, onların yaşadığı yerde GALASASAYA adlı büyük bir alanda, etrafı dikili taşlarla çevrili, ortada Viragoça'nın bulunduğu devasa bir heykeli duruyor. İsimlerini verdikleri bu efsanevi figür ile, o alanın tanımlanmalarının taşıdığı anlam, ne kendi kullandıkları, ne de çevre halkların dilleriyle açıklanamazken, Ermenicede Viragoça'nın "i verusd goçvadz"-yukarıdan adlandırılan/yollanan, Galasasaya'nın da sert, dayanıklı, yıkılmaz kaya/taşlar anlamını taşımaları da dikkate değerdir. Buna paralel olarak, Ermeni efsanesi Sasuntsi David eposunun geçtiği yerin adı SASUN'un da aynı yıkılmaz, delinmez, devrilmez sert kayalık, taşlık anlamını taşıyor oluşu çok ilginçtir ve etimolojik temeldeki veriler ışığında varolan bu bulguların hiç de tesadüf eseri olmadığı açıktır.

Diller çok uzun yüzyıllar boyunca sözlü olarak yaşanılan oluşum evrelerini, yerleşik yaşamda üretilen her değer ve onun getirdiği ilişkilerin tanımlanmasını zaman içerisinde pratik etmelerini yazılı olma haline ulaştırabildikleri ölçüde ancak varoluşlarını minimum olarak da olsa garantiye alıp, hem gelişmelerini, hem de diğer dilleri etkileyiş ve onlardan etkilenişleriyle zenginleşme aşamalarını yaşayabilme olanaklarına sahip olabilmişlerdir. Günümüz Ermenicesinde asıl kök teşkil eden yaklaşık 12 bin kelimenin varoluş tarihinin M.Ö. 4-3.üncü binyıllara kadar dayandığı tezler üzerine yapılan ciddi çalışmalarda, onlardan 4 bin kelimenin doğum yeri olarak Hint-Avrupa dillerinin oluştuğu vatanın Ermenistan olduğu ve o kelimelere eklenen yaklaşık 6 bin civarında kelimenin de yine o coğrafyada yaşayan değişik kültürlerin karışım ve birlikte yaşama evrelerinde yaratılmış olduğu halde, belirli bir zaman birimi sonrası sırf Ermenicede anlam ve içerik barındırarak şekillendiği konusunda hemfikir olunduğu bilinmektedir.

Ermeni uygarlığında YAZI DİLİ çivi yazısından başlayarak M.S. 4.üncü yüzyılda Daron-Muş bölgesinin Hatsegats köyünde 362 yılında doğan Mesrop Maşdots'un çabalarıyla 402-405 yıllarında Adıyaman-Sam(o)sat ve Edessia-Urfa'daki eski Ermeni el yazmalarının özenle saklandığı merkezlere yaptığı ziyaretler esnasında keşfettiği, o zamana kadar varolan 28 Ermeni harfinden etkilenerek, kendince onlara benzeterek eklediği 8 sesli harfle, 36 harfli özgün Ermeni alfabesini yeniden canlandırması  sayesinde varolagelmiştir.

5.yüzyıl başında Ermenicede GRABAR olarak isimlendirilen eski/klasik dil yaklaşık 80 bin kelimelik zenginliğe sahipken, bu sayı yüzyıllar içinde mitolojik, tarihsel, teolojik, epik yazılar ve diğer dillerden yapılan tercümeler, edebi eserler, şiir, öykü, mistik, ruhani, halk şarkılarıyla, felsefe, hukuk, tıp, insan, bitki ve hayvan dünyasına dair yaratılan yazılı çalışmalar, tüm bilim dallarından değerli yapıtların yaratılmasıyla 18.inci yüzyıl başlarında 150 bin kelimenin üstünde pek zengin bir hazineye dönüşmüştü. Günümüzde bu sayı neredeyse 300 bin civarındadır.

Yazı, canlı bir organizm olan dili saklayan ve geliştiren en temel varlık olma özelliği sayesinde, değişik bölgelerde konuşulan lehçe/dialektlerin sahip olduğu zenginliğin korunmasını da sağlamıştır. Yaşadığı toprakların asıl yerlisi olan Ermeniler dışında, yazısı olan halklardan Hintliler, Elenler, Latinler, Bulgarlar ve Gürcüler Hint-Avrupa kökenli Ari, Asuri/Süryaniler, Araplar ve Yahudiler sami ırkındandırlar. Aynı dil grupları içinde bulunan diğer tüm dillerin tarihsel, bölgesel, siyasal nedenlerden dolayı gelişen olayların getirdiği ilişkiler sonucu biribirlerinden etkileşimleri, o dillerin kelime hazinesini de etkilemiş olduğundan, birçok dil yazıya da ulaşmış ve bu sayede kendi varlığını koruma, onun süreğenliğini sağlama aşamalarının tüm etaplarını yaşamıştır. Çok zengin olan Farsça, Arap alfabesi sayesinde, yani sözü yazıya dönüştürme olanağını elde ettikten sonra, sahip olduğu zenginliğini katbekat arttırmıştır.

Bulgar özgün yazısının mucidi Kiril sayesinde, başta Ruslar olmak üzere Slavon halklardan birçoğunun dili korunmuş olup, o diller yazı sayesinde varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Bu alfabe, Ukraina, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kafkasya gibi yerlerde yaşayan binbir çeşit halkların diline de hayat vermiş, onların serpilip, gelişmesini sağlamıştır. Avustralya, Güney, Orta ve Kuzey Amerika'yla, Avrupa ve Afrika kıtalarında yerleşik birçok halk için Latin alfabesi de aynı işlevi görmüştür. Geriye kalan Uzak ve Güney Asya'nın birçok halklarının sahip olduğu kendi özgün alfabelerinin kullanılması sayesinde bugün milyarlarca insanın uygarlığı varlığını sürdürebilmektedir.

Dil, aynı su gibi, hava gibi, yaşamı vareden tüm özelliklerin toplamına eşdeğerdir. Ancak insanı insan yapan, onun taşıyıcısı olduğu değerlere anlam yükleyen şey, düşüncenin dille ifade edilmesiyle mümkündür. "İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa" söylemi dilin aslında neyi ifade ettiğini, onu ait olduğu hayvanlar dünyasından ayrıştıran aletin nelere kadir olduğunu çok güzel anlatmaktadır. "Dili olmayan uluslar ölüdür" sözü "ölü diller"in sahiplerinin artık bizimle olmayan uygarlıkları temsil ettiklerini de göstermektedir. Bu örnek, bir zamanlar canlı olan dilin kendi hayatını yaşadıktan sonra öldüğünü bildirmektedir. Yazı dili, insani uygarlıklardan çokları için can yeleği olmuştur ve nice nice kültürler hakkında bize ulaşan bilgilerin yok olmasını önleme gibi çok önemli bir görevi yerine getirmiştir.

Sayat Nova adıyla tanınan, 1712-1795 yıllarında yaşamış Ermeni şair-aşığı Harutyun Sayatyan, kendi halkını sembolize eden en önemli özellikleri, 'kutsal üçlü' olarak tanımladığı, "defter sev, kalem sev, yazı sev" formülasyonuyla ifade etmişti. Bu söylemin gerçeği yansıttığını, karınca gibi çalışkan, arı gibi üretken Ermeni halkının uğradığı her saldırı ve istila, yakım ve yıkımdan, binyıllardır yaratmış olduğu maddi tüm değerlerden hiçbirini önemsemeden, sadece el yazması defter ve kitapların kaçırılıp kurtarılmaya çalıştığıyla ilgili çok detaylı bir tarih yazımı olması sayesinde bilgilenme şansına erişmiş olmamızdan biliyoruz. Ermenistan'daki yazı merkezleri yüzlerceyken, Hindistan, İran, Rusya, Ukrayna, Polonya, İtalya, Mısır, Filistin'de de onlarca el yazması merkezleri kurulmuş, binlerce kitap yazılmış ve resimlenmiştir.

M.S. 406 yılından günümüze kadar varlığını sürdüren MATENADARANKütüphane, benzeri dünyanın başka da hiç bir ülkesinde bulunmayan çok değerli bir kültür ocağıdır ve Ermeni ulusunun tarihsel gururu olarak varlığını sürdürmektedir. Ermeniler, binlerce yıl sadece kendi başlarından gelip-geçeni yazmış olmakla kalmayıp, çevrelerinde olup-biteni de, başka halklar hakkında kayda değer buldukları hemen herşeyi de yazmış, resimlemiş, çoğaltmış ve saklamışlardır. Bugün, Gürcüler, Pontus Elenleri, Lazlar, Azeriler, Zazalar, Türkmenler, Kürtler ve Türkler hakkında Ermeni kaynakları, o halklarda dahi olmayan-bulunmayan bir dizi bilgileri barındıran çok önemli zenginliğe sahiptir. 1915 soykırımında yakılıp, yokedilen yüzbinlerce kitap, resim, fotoğraf, belge vb. gibi pek çok değerli bilgilerin yokedilmesi, yani bir uygarlık tarafından yaratılan tüm o küle çevrilmiş değerlerin yitmesinden sonra bile, kalıp-kurtulmayı başarmış binlerce kitap ve belge sayesinde, günümüz Ermenistan Cumhuriyeti bölgenin tüm halkları için gerçek bir "BİLGİ CENNETİDİR" !

Tarihte, ilim, sanat, zanaat, ziraat, ticaret, felsefe, edebiyat, bilim ve teknikte Ermenilerin nesiller boyu insanlığa sunduğu değerli katkılar, o halkın yaratıcılığının ne kadar köklü bir geçmişe sahip olduğunun göstergesi olup, böyle bir misyonu gönüllü olarak üstlenmesi sayesinde insan uygarlığı tekerinin ne denli ileriye hareket ettiğini anlamamız için çok gereklidir. Ermeniler, bu toprakların en eski yerlisi olma hakkı ve binyılların şahitliklerini yazılı olarak 21.inci yüzyıla taşımayı becermiş olmalarıyla, bugün de insani uygarlığa hizmet etme görevlerini sürdürmekteler.

Sarkis HATSPANIAN

Ağustos - 2012

Doğu Ermenistan

P.S.: Makalemi, 1512 yılında Venedik’te URBATAGİRK adlı ilk matbaa basımı Ermenice kitabı yayımlayan Hagop Meğabard’ın ölümsüz anısına atfediyorum.