12 EYLÜL’ÜN ORTAK VİCDAN ARAYIŞINDA BİR ERMENİ DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN

12 EYLÜL’ÜN ORTAK VİCDAN ARAYIŞINDA BİR ERMENİ DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN

 Sarkis Hatspanian 

Birkaç yıl önce mahpusanede okuduğum “O Şafağın Atlıları-12 Eylül İdamları” adlı bir kitapta, 12 Eylül faşizmiyle, onun devamındaki süreçte gerçekleşen siyasi idamlar hakkında sunulan bilgilerde, idam edilenler arasında Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu-ASALA üyesi Ermeni devrimci Levon Ekmekçiyan’ın da varolması gerekirken hiçbir yerde hatırlanmayışına duyduğum insani tepkiyle “UNUTULAN” ADAM(1) başlıklı bir makale yazmıştım.

 

Makalemde sözkonusu kitap dışında SESSİZLİK(2) başlıklı bir başka yazıda, 12 Eylül rejiminin idam ettiği Ermeni devrimcinin ölümsüz anısını rencide eden, hakkında haksızca sarfedilen, yaralayıcı bulduğum ifadeleri de eleştirmiş ve kendilerini solcu olarak tanımlayan kesimlere yönelttiğim sitem dolu sözümde en ufak bir bilgi sahibi bile olmadıkları konular hakkında nasıl fikir sahibi olabildiklerine şaşırdığımı belirtmiştim.

Bundan 30 yıl önce, 7.ağustos.1982 günü Ankara Esenboğa havaalanında ASALA tarafından yapılan askeri operasyonla ilgili, geniş kitlelere belki de ilk defa ulaştırılan önemli bilgiler içeren makalem sonrası değişik basın-yayın organlarında duyarlı birçok dürüst insan tarafından kaleme alınan çok değerli yazılar yayınlandı.(3) Tabu olarak kabul edilen konu ilk kez açıkça konuşuldu, tartışıldı, değişik websitelerin interaktif forumlarında birbirinden değişik görüşlere sahip her ulustan yüzlerce insan Ermeni devrimciye yapılan haksızlığı kınayan kısa yazılar yazdı, yorumlar yayınladı. Bunlardan en kayda değer olanları, bittabi onunla aynı dönem cezaevinde bulunmuş eski politik tutukluların ulaştırdığı değerli bilgiler ve çok insani, duygusal anılar da yer alıyordu. Tüm bunları ateşleyen ilk kıvılcım olma talihsizliğine sahip “O Şafağın Atlıları-12 Eylül İdamları” adlı kitabı yayınlayan BELGE Yayıncılık’ın sahibi değerli aydın Ragıp Zarakolu’nun Evrensel gazetesinde yayınlanan(4) yazısında “12 Eylül idamlarından konuşulurken atlanan bir ismi, hepimizin bir ayıbı olarak anmak istiyorum: Levon Ekmekçiyan” sözleriyle neredeyse herkes adına özür dileyen bir ifadesinin varolması, “UNUTULAN” Ermeni devrimcinin sadece hatırlanmaya değil, aynı zamanda lâyık olduğu itibarının da iade edilmeye başlanmasının ilk adımı sayılırdı.

Günlük yaşamın hemen her alanında, Ermeni’nin küfür olarak kullanıldığı ve soyumuza karşı düşmanlığın tahammül edilemez boyutlara vardırıldığı, toplumun tüm katmanlarında ırkçı-dinci fikirlerin yaygın olduğu «T.C.» koşullarını oldukça yakından tanıdığımızdan, Levon Ekmekçiyan’la ilgili kuşkusuz olumlu olarak adlandırılacak bu süreci, şaşkınlık ve memnuniyet karışımı bir yeterlilik duygusuyla karşılamıştık. Ne yazık ki bu duyguları lâyıkıyla yaşamamız oldukça kısa sürdü; Ermeni devrimcinin, özellikle toplumun ilerici, demokrat, aydın sayılan kesimlerince daha ilk günden hakettiği ilgiye 30 yıl geç kalınmış olsa da, en büyük usta tarih nezdinde lâyık olduğu itibarın iadesine doğru, belki biraz fazla ürkekçe ama emin adımlarla gidildiğinin şahidi oluyorken, O yeni bir “unutma”nın daha kurbanı oldu. Tarihe not düşmek için belirtmek gerektiğine inandığım utanç verici bu davranışta bulunanlar, ille de “tarih tekerrürden ibarettir” sözünü doğrularcasına, yıllar öncesinde olduğu gibi, bu kez de SOL gösterip, SAĞ vuran sözde “devrimci”lerdi.

Tüm 78’li neslin mirasına sahiplenme iddiasındaki bu örgütlenmenin, 12 Eylül faşizminin barbarlığını topluma sunmak amacıyla, askeri darbenin 32.inci yıldönümünde açılacağını bildirdiği “Utanç Müzesi”nde fotoğrafları ve özgeçmişlerinin sergilenmesi planlanan devrimci mağdurlar içerisinde yer verilmeyen TEK ama TEK İNSAN, 12 Eylül faşizminin idam ettiği yiğit Ermeni Levon Ekmekçiyan’dı. Fakat ortada, kimilerinin sandığı gibi bir hafıza-i beşer sorunu yoktu, aksine yapılan çok bilinçli bir reddetmeydi !

 UTANÇ verici bu duruşun sebebiyse (!), kendini devrimci adlandıran sözkonusu örgütün, Ermeni devrimci hakkında faşist cuntanın 30 yıl önce elinde avucundaki tüm olanakları seferber ederek aylarca uygulamaya koyduğu yalan makinesine dayanarak, binbir hile ve hıyanetle gerçekleştirmeye yeltendiği sahtekârca propagandayı kaynak olarak kabul etmesi, tek kelimeyle yani, kendi duruşunu düşmanı ilan ettiği faşist cuntanın alçakça yutturmacalarına endekslemesiydi. Değerli Fransız düşünürü Piere Teilhard de Chardin’in «Belirleyici olan, her zaman nereye bakıldığı değil nereden bakıldığıdır» sözünde özetlediği, Dersim İsyanı lideri Seyit Rıza’nın “Zulûmdür, günahtır, ayıptır !..” deyişine eşdeğer bu davranışı ben, büyük bir UTANÇ olarak niteliyorum.

Elimdeki 2005 yılında TDK tarafından Ankara’da yayınlanmış Türkçe sözlüğün 2039.uncu sayfasında yeralan UTANÇ kelimesine istinaden «Utanma duygusu, hicap, utanç duymak, utanmak, utancından yere geçmek, çok utanmak, utancından yerin dibine girmek, istenilen biçimde ve nitelikte olmama karşısında üzüntü duymak, aşırı utanmak» diye yazıyor.

«Utanç duygusu»nun karşılığındaysa pek kısaca, «İnsanın ruh dünyasında oluşan utanma duygusu» yazılıyor. Sözlüklerdeki anlamıyla «Onursuz sayılacak veya gülünç olacak bir duruma düşmekten üzüntü duymak, korkmak, mahçup olmak, sıkılmak, çekinmek» anlamlarını taşıyan UTANMA kelimesinden türeyen UTANÇ kavramının, sayılan tüm bu özelliklerinden bihaber, hem de Ankara’da, hem de kendini devrimci adlandıran bir kuruluş olabileceğinden haberim olduğunda, tarih 2012 Eylül’ünün ilk haftasını gösteriyordu.

Adı DEVRİMCİ 78’LİLER FEDERASYONU olan bir kuruluş, 12.Eylül.1980 faşizminin 32.inci yıldönümünde Ankara’da bir “Utanç Müzesi” açılacağını duyuruyor ve orada “ONURUMUZDUR” başlığı altında faşist cunta rejimi tarafından idam edilen devrimcilerin fotoğraflarının bulunduğu ilanlarını, günümüz teknolojisinin sunduğu olanaklardan yararlanarak olabildiğince yayıyor, yaygınlaştırıyordu.

Şahsımın da o kuruluşun adında geçen devrimci bir 78’li olması, hem de sözkonusu örgütün açmaya hazırlandığı UTANÇ MÜZESİ gibi yerinde bir çalışmanın manen destekleyicisi olmam mı beni doğrudan etkiledi bilmiyorum ama, bundan iki yıl önce okumuş olduğum kitaptaki üzücü “unutma” olayının olumsuz etkilerini halen taşıyor oluşumdan ileri gelen reflekslerim sayesinde, sözü edilen UTANÇ müzesinde, aynı rejimin başı tarafından meşhur “asmayalım da besleyelim mi ?” sözleriyle işaret ettiği Ermeni devrimci Levon Ekmekçiyan’ın da kısa biografisiyle, bir fotoğrafının bulunup-bulunmayacağını merak etmem, çok zaman olduğu gibi, bu sefer de «T.C.» solcularının sosyal-şoven tutumlarına rastlama bahtsızlığımla son buldu. Devrimci 78’liler Federasyonu tarafından kamuoyuna haftalardır 12.Eylül.1980 faşizminin 32.inci yıldönümünde Ankara’da açılacağını bildirdiği Utanç Müzesi’nde Levon Ekmekçiyan yoktu, olmayacak, anılmayacaktı !...

Rahmetli adaşım ve soydaşım, değerli Sarkis Çerkezyan’ın daha 1960’lı yılların sonlarında haklı sitemine neden olan, kendisini devrimci adlandıranlarca «Türk Migros»’u benzerliğiyle yaratılan Türk Solu’nu pek yakından tanıdığım halde, kendi kendime “şimdi 68’lerde değiliz ama, 21.inci yüzyılda bulunuyoruz artık” gibi içimdeki BEN’i bile yanıltan bir düşüncenin etkisiyle, hemen bu kuruluşla ilgisi olan bazı dostlarla ilişki kurarak, «Levon Ekmekçiyan idam edilişinden 30 yıl sonra, bir kere daha mı “unutuluyor” acaba, durumla ilgili gerekli kişileri uyarın da, Ermeni devrimcinin anısına karşı bir ayıpta bulunmasınlar sakın !» diye insani kaygımı bildirdim.

Birkaç gün sonra bahsini ettiğim dostlardan edindiğim yanıtlardan, “Devrimci 78’liler Federasyonu adlı kuruluşun Levon Ekmekçiyan’ı anmaya lâyık bulmayışının bir unutma sonucu değil, aksine bilinçli olarak ve yönetim kurulunda görüşülerek alınan karar gereği ve onun ONURUMUZDUR başlığı altında idam edilen diğer devrimcilerle yan yana anılmayacağını” öğrendim. O dostlara, bana “iletilen bilgilerin doğruluğu hakkında emin olabilmek için ellerinde herhangi bir bilgi-belge veya açıklama olup-olmadığını” sorunca, dostluk ve samimiyetlerinden hiç kuşku duymadığım bu insanlardan bazılarının üyesi oldukları kuruluş yöneticilerine aynı soruyla başvurduklarını, fakat belirgin bir yanıt edinmediklerini de öğrendim.

12 Eylül geldi-çattı ama, beklediğim o güne kadar Utanç Müzesi’ni açan Devrimci 78’liler Federasyonu’ndan yazılı herhangi bir açıklama gelmeyince, hiç tanımadığım bu insanların yeğlediği «kaçak döğüşme» yöntemine hiç alışık olmadığımdan, aynı gün, herhalde Utanç Müzesinin açıldığı saatlerde olsa gerek, Facebook sayfamda haftalardır basın-yayın organlarına ulaştırdıkları ve faşist cuntanın idam ettiği 17 devrimci insanın resimlerinin de bulunduğu ilana başlık olarak seçilen cümleyi kopyalayarak, “12.EYLÜL.1980’DEN 32 YIL SONRA, KENDİNİ HALA İLERİCİ, DEVRİMCİ, DEMOKRAT, SOSYALİST, KOMÜNİST, VS. ZANNEDENLERE SORUM VAR: «12 EYLÜL’ÜN KAN ÇİÇEKLERİ.. SİZLERİ UNUTMAK İHANETTİR.. DE ASILAN ERMENİ DEVRİMCİ LEVON EKMEKÇİYAN’I “UNUTMAK” UTANÇ DEĞİL MİDİR ?»” sorumu yayınladım. (5)

Sosyal iletişim ağının sanal ortam koşullarında oldukça hızla yayılan bu sorunun, Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Çerkes, Elen, Zaza, Laz, Türkmen, Pomak, Yezidi, Asuri-Süryani ve daha başka halklardan da yüzlerce insan tarafından paylaşımlara layık görülmesinden birkaç saat bile geçmemişken, yüzlerce kişiden edindiğim ve çoğunluğunda Devrimci 78’liler Federasyonu’nun sosyal-şoven duruşunu mahküm eden ifadelere paralel, kişisel terbiyemin kaldıramayacağı seviyesizlikte, belden aşağı küfürlerle harmanlı, pek uygunsuz onlarca yazı ve yorumu silmek amacıyla, tüm geceyi bilgisayarımın önünde geçirmek zorunda kaldım. Ertesi gün Facebook moderatörlüğünden edindiğim bir yazıyla, Ankara ve İstanbul’dan edindikleri birçok şikayete istinaden “halklar arası düşmanlık tohumları eken ve ırkçılık yapan yazılar paylaştığım” gerekçesiyle, sayfamda yazı ve yorum yayınlama yasağım olduğu kararıyla tanıştım ve aslı astarı olmayan şikayetlere karşı hemen itirazda bulundum. Bu türden bir şikayette bulunma alçaklığını yapmaya muktedir olanların kimlikleri hakkında herhangi bir bilgim olmadığından da, ne yazık ki şimdi bile kiminle hesaplaşmam gerektiğinden bihaber bir ruh halinin dayanılmaz ağırlığına tahammül etmek zorunda bulunuyorum.

Ne iyi ki Facebook sorumluları itirazımın acil incelemeye alınması sonrası, hakkımda yapılan şikayetlerin asılsız olduğunun anlaşılması sonucu benden özür dileyerek, sayfamı özgürce kullanabilme hakkımı geri verdiler de, kullanamadığım sayfam ve diğer insanların paylaşımlarında, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun ayıbı hakkında fikirlerini belirten yüzlerce insanın, biribirlerine çok yakın, hatta ortak bile adlandırabileceğim duygu ve düşünceleriyle tanışma olanağım oldu. İsteyenler Facebook sayfamda herkese açık ve 400’e yakın paylaşımı, 250 kere de güncelleştirilmiş olan bu yazılarla(6) tanışabilirler tabii de, ben bundan seneler önce, pek safça salt “UNUTULAN” sandığım Ermeni devrimci Levon Ekmekçiyan nezdinde, şimdi bilinçli olarak yapılan bu utanç verici davranış hakkında, çok somut olgular temelinde yüksek sesle düşünmek ve onların anlaşılması doğrultusunda sağlıklı bir tartışma başlatmak istiyorum.

Hamuruna daha ilk günden bol miktarda ittihatçı-milliyetçi maya karıştırılan, yani öncüllerinin Ermenilere yapılan soykırım gibi İNSANLIĞA KARŞI işlenmiş iğrenç bir suça bilfiil katılarak veya suskun kalarak iştirak etmiş, mazlum bir halkın binyılların birikimi emeğinin yağmalanarak, ele geçirilişine payidar olmuş, çalınanı sanki hak edilmiş ve meşruymuş gibi sorgusuz-sualsiz cebe indirmiş vicdan ve maneviyat yoksunu bu mirasyedilerin ardılları olan nesillerin, uygarlaşma ve siyasal bilinçlenme dönemlerinin sonraki evrelerine bir göz atacak olursak, bahsini ettiklerimin hayvanlar dünyasının rasyonellik yetisine sahip tek üyesi insanı insanlaştıran değerlerden ne denli uzak bulunduklarının şahidi oluruz.

1920 sonbaharında Bakü’de kurulan TKP’nin önemli figürlerinden Mustafa Suphi, Ethem Nejat, Salih Zeki Zor ve daha birçokları İttihat ve Terakki ile onun soykırımcı makinesi Teşkilat-ı Mahsusa’nın üyeleri olmuşlardır. Kuvay-ı Milliye Destanı’yla, Memleketimden İnsan Manzaraları’yla kendi atatopraklarında boğazlanan masum Elen ve Ermeni halklarının katlini ‘milli mücadele-emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı’ yutturmacası olarak sunmuş olması nedeniyle, tarih sahtekârlığı yapan ve yalancılıkla suçlanması gereken Nâzım Hikmet de, İttihat ve Terakki üçlüsünün ‘Savunma’ Bakanı Enver Paşa’sının Turan-Türkistan cihadına gönüllü katılmak amacıyla birlikte Sovyetlere gittiği yoldaşı Şevket Süreyya Aydemir de Türkçü nasyonal-sosyalistlerdir !...

Sayılan beyzadelerden, halk dilinde “üç aşağı beş yukarı” denilen ve sadece yakıştırma aynılığındaki önemsiz farklılıklarıyla varolagelmiş, tüm beyin ve yürek hücreleriyle ulusalcı-kemalist diğer beyleri de sıralamak zorunda kalırsak eğer, Vedat Nedim Tör, Şefik Hüsnü Değmer, Hüsamettin Özdoğu, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, Zeki Baştımar, İsmail Bilen, Reşat Fuat Baraner, Mehmet Ali Aybar, Doğan Avcıoğlu, Yalçın Küçük vb. gibi epeyi tanıdık simayı daha bir listeye ortak edip, bunlardan 1967 yılında Türk SOLU dergisini yayınlayan ve MDD (Milli Demokratik Devrim) önerisiyle 1968 ve sonrası öğrenci gençlik hareketine damgasını vuran Mihri Belli’nin, İttihat ve Terakki kadrolarından olup, Müdafa-i Hukuk Cemiyeti görevlisi olarak Ermenilerle, Elenlerin mallarına el koyma memuru olarak çalışmış, ‘maneviyat’ sembolü bir babanın evladı olduğunu görürüz. 1967 yılında TİP genel başkanı ve milletvekiliyken, Londra’da ABD’nin Vietnam’daki savaş suçlarını yargılamak üzere oluşturulan Uluslararası Russei Mahkemesine yargıç olarak seçilmiş olan Mehmet Ali Aybar’ın, bu mahkemenin I. Dünya Savaşı sırasında kendi toprakları üzerinde katledilen Ermenilerle ilgili bir genelge önerisine karşı red oyu kullanmış olduğunu da bilmekte yarar var. Buna benzer onlarca, yüzlerce örneğin incelenip-araştırılarak toplumların eğitilmesine katkıda bulunmak ve doğruların bilince çıkarılmasına fazlasıyla ihtiyaç olduğunu görüyorum.

Sol literatürde şu meşhur “Eski tüfekler” sözüyle özdeşleştirilen bu neslin sözümona solculuk yaptığı tüm o yıllarda, TKP (Türkiye Komünist Partisi), TSP (Türkiye Sosyalist Partisi), TSEKP (Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi), VP (Vatan Partisi), TİP (Türkiye İşçi Partisi), vs.’nin, 1915-1923 yılları arasında Ermeni ulusuna yapılan SOYKIRIM dışında, 1921-KOÇGİRİ, 1922-YUNAN, 1925-ŞEYH SAİD, 1926-1930 AĞRI isyan ve katliamları, 1934-TRAKYA olayları, 1936-Ermeni ve Elenlerin mülk edinmesini engelleyen VAKIFLAR BEYANNAMESİ, 1936-1939 HATAY sorunu, 1937-1938 DERSİM SOYKIRIMI, 1941-sadece Ermeni, Elen, Asuri-Süryani ve Yahudileri kapsayan 20 Kur’a Nafia askerliği ve hemen ertesinde yine aynı halkları hedef alan 1942-Varlık Vergisi, S.S.C.B. tarafından 1945-1946 yıllarında Sovyet Ermenistanı ve Sovyet Gürcistanı adına «T.C.»’den resmen talep edilen Artvin, Kars ve Ağrı vilayetlerini kapsayan toprak sorunu, 1955 yılında Elen ve Ermenilere karşı yapılan 6-7 Eylül Pogromu, 1963 ve 1974 KIBRIS gibi daha birçok sorunla ilgili, kendisini ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist veya komünist adlandıran bu kesim insanlarına hiç yakışmayan, en ‘iyi’ haliyle “klasik üç maymunlar”ı oynama, en kötüsüyle sosyal-şoven, ulusalcı-kemalist duruşlar sergilenmiş olmasıyla ilgili, kimseciklerden hiç ama hiçbir zaman samimi özeleştiriler duymuşluğumuzu hatırlamıyorum. Bu böyleyken peki, yani siyasetin sol notaları üzerine “neynimney” beste ve güfteler yapmaktan öteye gitmemiş olan tüm o “leylimley” devrimcilerin, yaşanılan gerçekleri tamamiyle tahrip ederek, yeni nesillere sahte bir tarih sunmaları sonucu, 1960’lı yıllarda öğrenci gençliğin sol yelpazesinde yer alanların, iğrenç Osmanlı’nın işgalciliğinden esinlenerek, İstanbul, Ankara ve İzmir’lerde yollara dökülüp de “Ceddin dede, Ceddin baba” ve “Plevne Marşı” söyleyerekten neo-yeniçeriliğe özenmesinin tohumlarını atanlar olduğunu ifşa etmek ve de onların aslında soykırımcı ittihatçi-kemalizmin yardakçılığından başka bir rolü düşlemediklerini göstermek doğru değil midir ?

Bu bağlamda, 1968 sonrasının genç nesli tarafından [Mahir Çayan ve arkadaşlarınca kurulan THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi), Deniz GEZMİŞ ve arkadaşlarınca kurulan THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu), Doğu Perinçek ve çevresince kurulan TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) vs.] gibi onlardan türeyivermiş bir dizi örgütlenmeleri ben, halk dilinde “Kılavuzu karga olanın…” sözünü hatırlatan daha yukarılarda sözünü ettiğim nesil solcularının doğrudan veya dolaylı mağdurları olmaları nedeniyle, belirtmeye çalıştığım tarih tahribatçılığı gerçekliğine bire-bir uyan örnekler yaratmalarından dolayı, özü ittihatçi-kemalist olan ulusalcı sol söylemciliğin süreğenliğini sağlayan ve taşıyıcısı olduğu milliyetçi virüsten kurtulabilmeyi 40 yıldan beri bir türlü beceremeyen hastalıklı oluşumlar olarak görüyorum.

Söylediğimi örnekleyeyim:

«Yıl 1968, günlerden 29 Ekim… başlarında Deniz Gezmiş’in bulunduğu kalabalık bir devrimci gençlik grubu, ellerinde taşınan “Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü” yazılı pankartlarla, Türk bayrakları, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşını başlattığı Samsun’dan başlattıkları yürüyüşlerini 10 Kasım günü, Atatürk’ün ölümünden tam 30 yıl sonra Ankara’ya girerek noktalıyorlar… İşte meşhur Samsun-Ankara yürüyüşü dolayısıyla Deniz Gezmiş’in kaleme aldığı bildiriden sadece birkaç satır: “Büyük Türk Milleti ve Atatürk için toplanalım! Mustafa Kemal’in Milli Kurtuluş idealini yaşatmak için, Mustafa Kemal devrimine saldıran karanlık güçlere dur demek için, milletçe yabancı uşaklığına düşmekten kurtulmak için, tam bağımsız, gerçekten demokratik Türkiye için, Gazi Mustafa Kemal’in Milli Kurtuluşçu saflarında toplanalım! Yaşasın Türkiye! Yaşasın tam bağımsız Türkiye için verdiğimiz mücadele!” ... Ve işte Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının THKO savunmasından bazı satırlar: “Samsun’dan Ankara’ya gerçekler örtülmek isteniyor. Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa, onlar biziz. O’nun istiklal-i tam prensibini ve istiklal-i tam Türkiye idealini biz devam ettiriyoruz. İddianame’de bizim Anayasa’yı cebren ilgaya teşebbüs ettiğimiz ileri sürülmektedir. Öteden beri arz etmiş olduğum gibi, bu ülkede Anayasa’yı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasa’nın uygulanmasını isteyenler gene bizleriz…” »

! ! !

Sözkonusu dönemin tek-tek isimlerini sıraladığım tanınan “devrimcilerden” kimin imzasını isterseniz isteyin, böylesine örneklemelerden belki de sadece nokta ve virgül yerlerinin farklılığıyla, dolu, binlerce sayfa tutan ittihatçı-kemalist söylem, analiz ve propagandalarla dolu bildiri, broşür ve kitaba rastlamak talihsizliğini yaşamak isteyenlerin, küreselleşme süreci koşullarında el-hamdül’illah hepimizin peygamberi sayılır Hazreti Google’e başvurmalarının yeterli olduğunu belirtmekle yetiniyorum. Tarihe karşı adil olmak için ama, o yıllarda gençlik dünyasını saran siyasal tüm hareketler içinde İbrahim Kaypakkaya’nın kalemine ait, «T.C.» solunun 50 yıllık ittihatçı damarından radikal biçimde ayrılan, kemalist ideolojinin ırkçı-faşist özünü çırılçıplak teşhir eden, gayr-ı Müslim halkların kanlı tasfiyesi ve farklı kimliklerin inkârı üzerine kurulmuş Türk-Müslüman hakimiyetini sorgulayarak, ezilen ulus ve azınlıkların özgürlüğü için mücadele bilincini yükseltme doğrultusundaki teorik çalışmaların çölde bir damla su misali tek istisna olduğunu da söylemeliyim. Devrimci fikirlere gönül veren Ermeni gençlerinin, belki tam da bu istisna-i özellik nedeniyle İbrahim Kaypakkaya tarafından kurulan TKP/ML-TİKKO (Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist-Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu)’na sempati duyduklarını da belirtmenin yeridir sanıyorum.

“İstisnaların kaideyi bozmadığına” şahit olduğumuz dünyamızın ayrılmaz parçası halindeki hastalıklı sol yapılanmaların, namuslu ve dürüst bir siyasi kültürden payına düşeni alıp da beklenen gelişmeyi göstermeyi, olgunlaşmayı bir türlü beceremeyişlerinin nedenlerinden belki de en başlıcası, bulundukları yerlerin gerçek tarihine çok yabancı ve bu topraklarda yaşanmış her türden felaket ve acılara karşı sırf barbarlara özgü bir duyarsızlık, dahası ilgisizlik göstermeleridir düşüncesindeyim.

Çizilen tablonun, 78’ler ve sonrasında daha da belirginleşmesinin en büyük göstergesi, kendi kendisiyle hesaplaşıp-yüzleşemeyen solun, 12.Eylül.1980’de faşist cuntanın iktidara gelişinin ertesindeki dönemde bile, içine düştüğü durumun nedenlerini ve sonuçlarını sorgulama gibi bir niyetinin olmadığı, yaşanılan realitenin rasyonelliği hakkında faydalı ve çoktandır olgunlaşmış bir tartışmayı kotaramayışından anlaşılsa dahi, bu durum salt onlara özgü fikirsel sığlıktan değil, neredeyse bir yüzyıl ittihatçi-kemalist ideolojinin her türden akıldışı saptama ve propagandalarıyla yoğrulmuş hamurlarından kaynaklanmaktaydı.

Zorba bir devlet birimine karşı mücadele etmek, onun varlığına son verme amaçlı alternatif önerilerde bulunması gereken gerçek devrimci değerlerin hakiki taşıyıcısı olmayı gerektirir. Buysa, kendini devrimci adlandıran çevre insanlarının, oldum olası din-i bütün iman sahibi bir islamın günde beş vakit namazına eşdeğer sıklıkta tekrarlandığından ezberlenen Lenin’in “Sol” Komünizm; Komünizmin Çocukluk Hastalığı adlı çalışmasının sadece bir cümlesinde özetlediğini pratik yaşamlarında uygulama becerisine bağlıdır.

“Bir siyasal partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini gerçekten yerine getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yol açan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte, ciddi bir partinin işaretleri bunlardır, bu, ciddi bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek demektir.”

Öyleki, aynada kendine bakmayı becerememişlerden türeyip, ben beni bildim bileli bölünerek-çoğalan ve çoğalarak-ufalan, isimlendirip-örneklediğim ittihatçı-kemalist solun, leninist ölçüt temelinde ne kendi safındakiler, ne de mücadele ettiğini belirttiği karşı güçler nezdinde ciddiye alınmadığının aşikar olduğu sonucuna varmak pek de zor olmasa gerek !

1920’lerden bu yana hep devrimci adlandırılagelmiş mücadelenin hemen hiçbir döneminde ve mücadele bayrağını yükselttiği iddiasındaki hiç bir kesim tarafından, Osmanlı’nın devamı olarak, milyonlarca masum insanın canı ve kanı pahasına zorbalıkla varedilen ırkçı-faşist bir devletin meşruluğu, her nedense hiç mevz-u bahis edilmemiştir. Kendini nedendir bilmem devrimci adlandıran Türk solunun bu kadar ırkçı-şoven duruşunun perde arkasında duran asıl neden, soykırıma uğratılarak anavatanı işgal edilmiş başka halklara ait, tarihsel, coğrafik, etnik, kültürel, taşınır, taşınmaz, maddi ve manevi her türden mirasının üzerine her yerinden yamalı çulunu pervasızca serip-uzanmış her soydan ve boydan insanlarının günümüz nesillerinin, son 89 senelik zaman biriminde vatandaşı sayılarak yaşadıkları «T.C.» adlandırılan devlet biriminin gayr-ı meşru varlığını sorgulama, yani kendileriyle yüzleşmeyi beceremeyişleridir. Onları korkutan ve inkârcılığa iten neden, işte bu gerçekten kaçma arzusu, devkuşu misali kafalarını kuma gömmekte çareyi arama zavallılığıdır.

Bu satırları yazarken Falih Rıfkı ATAY’ın Zeytin Dağı yapıtında geçen, “TARİHE HAKİKAT’İN NE LÜZUMU VAR. OSMANLI TARİHİ, BU SEBEPLE, BİR YALAN ALEMİ OLMUŞTUR, YALAN ŞARKTA AYIP DEĞİLDİR” anlatımını hatırladım birden... İttihatçı Osmanlı’nın kemalist devamı olan «T.C.» tarihiyle, onun vatandaşı sayılanların hal-i vaziyetini de şahane özetlemiş bu cümleye şapka çıkarmak gerek ! Gerçeğin bütünüyle itirafı bundan daha az ve öz bir şekilde ifade edilemezdi herhal, AYIP nedir bilenlerin bu gerçekliği belleklerine kaydetmelerini diliyorum.

Ancak yaşanılan gerçeğe daha da uyan, birkaç önemli olguyu birlikte ve bir arada sunma özelliğine sahip olmasıyla, neredeyse “bulunmaz Hint kumaşı” değerinde başka bir örnek de var. Türkçülüğün ünlü ideologu Ziya Gökalp’ın, daha 20. yüzyıl başlarında etnik türdeşliğin gereklerine dair yazılarında “Türklerle gayr-ı Türk unsurlar arasında müşterek bir vicdan yoktu” sözlerinin İktisadiyat Mecmuası’nda yayınlanışından bir yüzyıldan da fazla bir zaman geçmesinden sonra, adında hem de devrimci ibaresi olan bir örgütün utanç verici duruşuyla denk düşen bu anlatımın rahatsız edici doğruluğu, itiraf ediyorum beni gönül verdiğim değerlerin evrenselliğine olan inanç ve sadakatim açısından ciddi olarak düşündürmektedir.

Faşist generallerin idam ettiği Ermeni devrimciyi, 12 Eylül Utanç Müzesi çerçevesinde anma onuruna lâyık bulmayan örgütün şu an başkanlığını yapan ve hiç bir devrimci eyleme katılmamışken hapsedildiğini 78’lerde üyesi olduğu siyasi hareketin eski kadrolarından bazı kişilerin sanal ortamdaki anlatımlarından duyduğumuz şahsın bilinçaltında, herhalde Ermenilerin uğratıldığı soykırıma aktif olarak katılan dedelerinin 1915 sonrası gelip yerleştikleri Sivas’ın İmranlı kazasına bağlı kendi doğup-büyüdüğü evin de bir Ermeni köyünde olmasının verdiği rahatsızlık vardır diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Sadece kendi doğmuş olduğu köy değil, İmranlı’nın ister doğusundan batısına, isterseniz güneyinden kuzeyine, nereye giderseniz gidin, her yerde binyıllar evvelinden hep Ermeni yerleşim yerleri, köy, kasaba, şehir ve bölgeleriyle karşılaşırsınız.

Levon Ekmekçiyan, ASALA adına 1982 ağustosunda «T.C.»’nin başkentinde gerçekleştirilen “Garin” (Batı Ermenistan’ın başkenti Erzurum) askeri operasyonuna gönüllü olarak katılarak, diasporada doğup-büyümüş üçüncü nesle ait bir Ermeni evladının kalbinde kendi atatopraklarına duyduğu özlem ve sevginin ne kadar canlı olduğunu, mangal gibi bir yüreğe sahip ve onurlu bir devrimciye yakışan bilinçle, ölümden korkmadığını daha Beyrut’tan Ankara’ya vardığında göstermiş olduğundan olsa gerek, salt faşist 12 Eylül cuntacılarının değil, işte bu türden “devrimci”lerin bilincaltını kurcalama suçunu da işlemişti besbelli !...

12 Eylül ve utanç kelimelerini yan yana kullanan her İNSANOĞLU, Ermeni devrimcisi Levon Ekmekçiyan’a yapılan bu onursuzca davranışa yeltenenlerin örgütlerinin ismindeki devrimci ibaresini ciddiye alıp da kulak asmasa bile, halkımızın sanki kamburuymuş gibi kalbinin derinliklerinde taşıdığı anlatılmaz acıları böylesine çirkin bir provokasyonla bir kez daha közleyip, yüreğimizi yeniden dağlayanlarla müşterek bir vicdana sahip olmadığımızı görsün ister, o kendini bilmezleri halkım adına ayıplarım. 

Yerevan, 01.Ekim.2012

DOĞU ERMENİSTAN 

Dipnotlar: 

(1):  “


UNUTULAN” ADAM – Sarkis HATSPANIAN

 http://www.gelawej.net/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=3402

(2):  SESSİZLİK – Sevda KURAN-AKDAĞ

http://www.yeni-sentez.net/index.php?option=com_content&task=view&id=2376&Itemid=242

(3):  UNUTULAN İDAM, UNUTULAN DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN (1) - Samet ERDOĞDU

http://www.mesop.net/osd/soft/zeitung_print.php?id=1722

UNUTULAN İDAM, UNUTULAN DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN (2) - Samet ERDOĞDU 

http://www.mesop.net/osd/soft/zeitung_print.php?id=1768 

UNUTULAN İDAM, UNUTULAN DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN (3) - Samet ERDOĞDU http://www.mesop.net/osd/soft/zeitung_print.php?id=1747 

UNUTULAN İDAM, UNUTULAN DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN (4) - Samet ERDOĞDU http://www.mesop.net/osd/soft/zeitung_print.php?id=1797 

MAMAK TUTUKLULARININ ‘’SESSİZ VE TEPKİSİZ’’ KARŞILADIĞI TEK İNFAZ:

LEVON EKMEKÇİYAN’IN İDAMI - Samet ERDOĞDU

http://www.mesop.net/osd/soft/zeitung_print.php?id=1845

BİR UNUTKANLIĞIN ANIMSATTIKLARI VE ASALA OLAYI – Garbis ALTINOĞLU

http://koxuz.net/anasayfa/2011/11/23/bir-unutkanligin-animsattiklari-ve-asala-olayi/

YOKMUŞ GİBİ – Füsun ERDOĞAN

http://bianet.org/bianet/azinliklar/130635-yokmus-gibi

LEVON VE ALİ BÜLENT – Bülent FORTA

http://www.birgun.net/writer_2005_index.php?category_code=1186603162&news_code=1116815905&year=2005&month=05&day=23#.UGWnisO4ra4

BİRGÜN, HRANT VE LEVON – Şafak ŞENTEŞ

http://fakfukfon.wordpress.com/2012/02/02/birgun-hrant-ve-levon/

(4): “UNUTULAN” ADAM – Ragıp ZARAKOLU

http://www.evrensel.net/news.php?id=1090

(5): “www/facebook.com” – Sarkis HATSPANIAN

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=326297664133527&set=a.121275731302389.22834.100002598872715&type=1&theater 

(6): “www/facebook.com” – Sarkis HATSPANIAN 

www.facebook.com/photo.php?fbid=326297664133527&set=a.121275731302389.22834.100002598872715&type=1&theater

www.facebook.com/hatspanian.sarkis-12 Eylül’ün getirdiği değerler böyle işte !

www.facebook.com/photo.php?fbid=327020854061208&set=a.121275731302389.22834.100002598872715&type=1&theater 

Kızılbaş Dergisi Ekim 2012 / sayı 19