Balyoz Vuruşmaları...

Balyoz Vuruşmaları...

Recep Maraşlı  

Türkiye’nin son beş yılına damgasını vuran ve önümüzdeki birkaç on yılı daha belirleyecek olan tarihsel dönemecin ünlü siyasal davalarından biri sonuçlandı. Yetkileri sınırlandırılmış da olsa „Özel Yetkili“ Mahkeme „Balyoz“ Davasında 325 emekli veya muvazzaf çeşitli rütbelerden subaya, „Darbeye eksik teşebbüs“ suçundan ağır cezalar verdi. 

 

Böylece Türkiye tarihinde ilk kez bir „Sivil“ Mahkeme Türk Silahlı Kuvvetlerinin muvazzaf veya emekli bu kadar çok yüksek rütbeli kadrosunu tutuklu olarak yargılamış, ağır cezalara çarptırmış oldu. Bu görünüme bakarsak, Türk ordusunun sivil iktidarlar üzerindeki vesayet döneminin kapandığı, sivilleşme yönünde çok önemli dönemecin dönüldüğü, artık askeri darbeler devrinin sona erdiği gibi iyimser tespitler yapmak mümkündür. 

Gerçekten de böyle midir? 

Bir zamanlar burnundan kıl aldırmayan darbeci generallerin dizi dizi yargılandıklarını ve ceza aldıklarını görmek; bu yapının en her zaman hedefi ve mağduru olmuş bizler için, alışılmadık ve ibret verici manzaralar olabilir; fakat bu, bize TSK dahil olmak üzere  mevcut siyasi iktidar ve onun uzantısı olan Yargı organları hakkında hayırhah bir tutum takınma lüksünü bahşetmez. 

Sunulan biçimle  gerçeklik arasındaki mesafe bir hayli açıktır. Durum militarist-bürokratik oligarşinin değişmesi değil, sistem içindeki siyasi kadroların bir kısmının, asker bürokrat ağırlıklı diğerlerini tasfiye etmiş olmasıdır. Özünde tüm bunlar Asker-Sivil Bürokrat elitin aralarındaki dönemsel çıkar çatışmaları ve tasfiye süreçlerini ifade eder. 

Sivillerle daha geniş bir ittifak kuran, ABD konseptini daha iyi değerlendiren cunta gruplarından biri diğerlerine üstünlük kurmuştur. Tasfiyenin “darbelere, darbeciliğe karşı mücadele” diskuruyla yürütülmesi, konjonktür ve ittifaklarla ilgilidir, özüyle değil. Nasıl başka zamanlardaki siyasi tasfiyelerin “demokrasi” veya “özgürlük” söylemleriyle yapılmış olması onların gerçek içeriklerini tanımlamaya yetmezse; Türk ordusunun kurucu, kurtarıcı, baba rolü konusunda; Kemalizm ve resmi ideolojide  yargılananlardan zerre kadar farklı olmayan diğerlerinin de nitelikleri bu değildir.  Bu tür tasfiye operasyonlarında asker-sivil bürokrat, politikacı mevzilenmeleri, ittifakları yanıltıcı biçimler alabilmektedir. 

Bu tip tasfiyeler Cumhuriyet’in kuruluşunun çeşitli aşamalarında Örneğin „İzmir Suikastı Davası“nda; 27 Mayıs “Yassıada Duruşmaları”nda; 28 Şubat “Talat Aydemir Davası”nda; 12 Mart Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinde ve 12 Eylül Yargılamalarında da yapılmıştı. Tasfiyelerin döneme göre “Cumhuriyet düşmanlarının temizlenmesi”, “Diktatörlükten hürriyete ve anayasal özgürlüklere geçilmesi”, “Komünizm, anarşizm, bölücülük veya irtica tehlikesinin bertaraf edilmesi”, “Kardeşkanının dökülmesinin önlenmesi” gibi siyasi-ideolojik ifadelerle tanımlanması özünün de böyle olduğu anlamına gelmez. 

Söz gelimi tasfiye edilmesi gereken kadrolar bu denli geniş olmasa, birkaç Generalle sınırlı kalsaydı belki küçük bir “kaset operasyonu” veya “yolsuzluk davası” işi çözebilirlerdi. Nitekim böyle “nokta” operasyonlarına çok tanık olduk. Burada manivela olarak kullanılan araçların hukukiliği veya sahihliği ayrı bir meseledir. Örneğin “Kaset” veya “yolsuzluk” gerçek olabilirler de. Keza Darbe ve cunta faaliyetleriyle tarihi boyunca haşir neşir olmuş bir TSK gibi bir orduda belge ortaya çıkarmak, Ordunun kendi içinde olmak şartıyla hiç de zor değildir. 

Belgelerin birbirleri aleyhine kullanmak üzere biriktirilmesi, bekletilmesi –belki üretilmesi-, ancak koşullar olgunlaşınca ortaya sürülmesi belli bir şantaj ve iç denge süreci geçirildiğini gösterir. 12 Eylül döneminin sonu ve Özal iktidarının başladığı 1989-91 arasındaki MİT içinde birbirlerine karşı tasfiye mücadelesine giren grupların raporları savaşını anımsayalım. Karşılıklı olarak birbirlerinin “kirli çamaşırlarını ifşa” yarışına girmişler, raporlarını basına servis etmişlerdi. 

MİT, bürokratik mekanizmalar içinde daha alt ve pasif bir kurum olduğu için bu mücadele üst kurumlar tarafından bastırılabildi. Ama ordu içindeki tasfiye savaşına müdahil olabilecek bir üst kurum olmadığından mücadele ancak böyle sonuçlanabilirdi diyebiliriz. 

Ordu içinde tasfiyeyi yürüten bir başka cunta grubu olmasaydı; -ki bunlar muhtemelen komuta kademesinde de etkiliydiler-  yargılamaları sağlayan “belge” ve “dokümanların” askeri  birliklerin şurasında burasında anında bulunması, bavullarla basına servis edilmesi; gizli tanıklar bulunması mümkün olmazdı. Dahası Komuta kademesinin bu tasfiyeye kontrollü olarak, belki de bir denge gözeterek yol verdiği de açıktır. Eğer böyle olmasaydı Askeri birliklerde arama yapılmasına izin vermek ya da görev başındaki komutanların polislere teslim edilmesi  gibi “askeri güç “ gerektiren hiçbir operasyon gerçekleştirilemezdi. Türk Polisinin, Türk ordusuna karşı ne psikolojik ne de fiili olarak savaşması mümkün değildi.  Bu basit olgu bile bu tasfiyenin esas olarak ordu içinde cunta gruplar arasında olduğunu gösterir. (Örneğin 3. Ordu komutanını iki yıl boyunca gözaltına almak veya mahkemeye çıkarmak mümkün olmadı!) 

Burada  dikkat çekmek istediğim nokta “kazananların”, “kaybedenlerden” ahlaken ve siyaseten pek farklı olmadıkları; galiplerin iddia ettiği gibi “askeri vesayete son verilmesi”, “darbeciliğin mahkum edilmesi” vb.  söz konusu olmadığı;  yargılanan ve şu anda yenik durumda olanların da masum veya “sütten çıkmış ak kaşık” olmadıklarıdır. 

Yargı yönüne gelince: 

Öncelikle “Özel Yetkili Mahkeme” lerin,  “Sivil” değil  “Siyasi” mahkeme ler olduğunun altını çizmekte fayda var. İstiklal Mahkemelerinden başlamak üzere, Sıkıyönetim Mahkemeleri, DGM’ler ve onun devamı olan Özel Yetkili Mahkemeler, Siyasi İktidarların en yakın infaz ve cezalandırma kurumları olarak çalışmışlardır. Adalet değil, siyaset yapmışladır. Siyasi iktidarlar kendilerinin doğrudan sorumluluk almak istemedikleri ve “hukuki” kılıf giydirmek istedikleri bütün operasyonları Polisle organik çalışan mahkemeler eliyle yapmaya çalışmışlardır. Bugün de değişen bir şey yoktur. 

Dolayısıyla Balyoz davası kararları da hukuki değil siyasi kararlardır. Siyasi bir tasfiye operasyonunun mahkeme aşamasından ibarettir. Öyleki yargılama sürecinde ve hükümde gösterilen şiddet, tarafların birbiri aleyhinde duydukları nefreti de yansıtmaktadır. Zaten kararı olumlu karşılayanlar da bunun hukuki olup olmamasından çok siyasi yanıyla ilgilidirler. Oysa siyasi kararları siyaset mercisinin dışında muhataplarla tartıştığınız zaman, Ordunun siyaset yapmasıyla Mahkemelerin siyaset yapması arasında bir fark olmadığını unutmuş oluruz.  Siyasi kararlarla mahkeme kararları birlikte tartışıldığı zaman sapla-samanın karışması kaçınılmaz olmaktadır. 

KCK operasyon ve davalarında olduğu gibi, Ergenekon, Balyoz, Odatv vb. davaları da böyledir. Birinde “siyaset” yapan kurumun diğerinde “adalet dağıttığını” sanmak saçma olurdu. Evrensel hukuk normları bu mahkemeler için hiçbir zaman esas sorun olmamış; amaç kutsalsa hukuki normlar “teferruat” sayılmıştır. 

Hukuk dışı yollarla elde edilmiş, sahte veya tahrif edilmiş delillere dayanılması, savunmanın dışlanması gibi eleştiriler bu tür mahkemelerin rutinleridir. 

Türk Yargı sisteminde “vicdani kanaat” denen, bütün norm ve maddi delillerin üzerine oturan bir  kavram vardır. Bir çok belge tahrif edilmiş veya  imal edilmiş olsa bile , yargıçlar tek bir delilden yola çıkarak bile “vicdani kanat” oluşturduklarını söyleyebilirler. Sıkıyönetim, DGM ve ÖYM’lerin üzerinde tek bir bildiri çıkan gençleri bile “örgüt üyeliği” nden yıllarca cezaevlerinde çürüttüklerini anımsayalım. Dayandıkları tek şey “vicdani kanaat”ti. 

İşin doğrusunu söylemek gerekirse bu davalarda generallerin darbe niyet ve girişimleri o denli açık ki bunu belgelemek için sahte delillere de ihtiyaç yoktur, vicdani kanaate de… 

Benim itirazım buradan yola çıkarak Özel Yetkili Mahkemelerin “hukuk ve adalet dağıtan” mekanizmalar gibi sunulması veya olup bitenlerin “askeri vesayet sistemine son verildiği” gibi manipülatif değerlendirmelerdir. 

Şimdi “Daha Yargıtay var, Anayasa Mahkemesi var” gibi yatıştırıcı söylemler ortada dolaşsa da  kararı Yargı değil siyaset verecektir. 

Polis ve Özel Yetkili Mahkemelerin, Hükümet kanadından biraz daha “özerk” bir bağlamda koordine oldukları; MİT Başkanının Oslo Görüşmeleri nedeniyle sorgulanıp yargılanmak istenmesiyle ortaya çıkan krizde çok daha açık biçimde kendini göstermişti. 

Bugün iktidarın asker-sivil kanatları arasında belli bir denge oluşmuşsa da bu “demokrasi normlarının oturduğu için değil, bir uzlaşma zemininde bulunulduğu içindir. Bu uzlaşmanın Türk devletinin temel yapısının, kurumlarının ve işleyişinin korunması temelinde olduğuna kuşku yoktur. 

Bir kısım liberal aydının kendi beklentilerini vehmetmelerinin aks ne  AK Parti iktidarının Muilitarist-Bürokrasinin rolü konusunda kesin bir karşıtlık içinde olmadığı açık. AK Parti,  (onun iktidarıyla kendini ifade eden birçok toplumsal tabaka) Ordu ile uyum içinde olma ve iktidarı paylaşma konusunda sorunlu değildir. 

Onlar kendilerini İslami-milliyetçi muhafazakar değerlerle ifade eden,  çok fazla kıyıda bırakılmış, merkeze dahil edilmemiş taşra burjuvazisinin,  Anadolu esnafının, Cumhuriyetin geleneksel korumacı  burjuvazisi, elitleri ve bürokratları arasında merkezde bir yer edinme çabasını temsil ederler. Bir yanıyla o merkeze tepkili olmakla beraber, asıl olarak oraya oranın ortaklarından biri olarak dahil olmanın kavgasını verir. Dolayısıyla bu yapısal sistemin kendisiyle fazla bir sorunu yoktur. Onu değiştirmek değil, ondan daha çok yararlanmak istemektedir. 

Şimdi Militarist-bürokratik oligarşik yapının iktidar ortakları arasında oyuncu değişikliği söz konusudur. Toplumsal, ekonomik ve siyasal hayattaki ağırlığına uygun olarak AK Partinin temsil ettiği Anadolu burjuvazisi kendi siyasi kültür ve taleplerini de taşıyarak bu yapının içinde daha güçlü biçimde yer almasının Asker bürokrasi tarafından “kerhen” de olsa kabul edildiği bir dönem bu. 

Ama bu birileri için “demokrasinin zaferi”  sayılsa da öyle değildir; zaten onlar için Kürtler’i, Kürdistan’ı yok sayarsanız her şey “güllük-gülistanlık” sayılır. 

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Balyoz Davası hakimleri kararlarının kısa gerekçesinde „Darbeye eksik teşebbüs!“ tespiti yapmaktadırlar. Kendilerinin siyasi niyeti gerçekten de Militarist-bürokrasiyi dizginlemekse  yaptıklarının “Askeri vesayete son vermeye eksik teşebbüs!” sayılması daha doğru olur. 

Kaynak: http://www.gelawej.net  (Kızılbaş dergisi sayı 19)