Dr. Hüseyin Demirtaş: TÜRKİYE SÜNNİ-İSLAM CUMHURİYETİ Mİ?

Hüseyin-DemirtasBundan yaklaşık 10 sene önce iktidara geldiğinde gizli bir ajandası-gündemi var mı diye sora geldiğimiz Başbakan Tayyip Erdoğan nihayet asıl yüzünü bütün çıplaklığıyla göstermeye başladı. Aslında Erdoğan’ın yüzündeki makyaj 2007 genel seçimlerinden sonra erimeye yüz tutmuştu ama çoğumuz son bir-iki yıldır farkına vardık. Farkına varmasına vardık ama pek çoklarımız için artık bayağı geç oldu. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti. Çünkü bizler ayılıncaya kadar 1950’lerden sonra başlayan Türkiye Cumhuriyeti’nin bir şeriat devletine evrilmesi süreci neredeyse tamamlandı.

O nedenle rahatlıkla diyebiliriz ki, “Gözün aydın Türkiye, nihayet bir şeriat devleti oldun!” Hem de en katmerlisinden. Zira Türkiye sadece Sünni-Müslüman bir şeriat devletine değil, aynı zamanda bir şeriat diktatörlüğüne dönüştü. İşin gerçeği bir tek adam (Tayyip Erdoğan) diktası adı konulmasa da çoktan ilan edilmiş durumda. Kimse yok Türkiye’de Meclis var, onlarca siyasi parti faaliyette, ana muhalefet partisi (CHP) ve diğerleri kapatılmadı veya ülkemizde serbest seçimler yapılıyor diye kendini aldatmasın. Gelinen noktada bu olgu ve olayların bir önemi kalmadı. Çünkü partilerin varlığı, güya serbest seçimlerin yapılıyor olması filan bırakın mevcut durumu değiştirmeye, hükümeti frenlemeye bile yetmiyor. Üstelik başta ana muhalefet partisi CHP olmak üzere, ülkemizdeki pek çok resmi ve gayri resmi kurum ve kuruluşun da Türkiye’nin bir şeriat devleti haline gelmesindeki sorumlulukları inkâr edilemez. Buna sonra değineceğiz.

Önce Türkiye’nin nasıl bir Sünni-Müslüman Diktatörlüğüne dönüştüğünü, devletin cumhuriyet ve kısmi laik vasfının nasıl da içinin boşaltıldığını ortaya serelim ki, kafalarda en ufak bir şüphe kalmasın.

Önce bağımsız haber portalı Bianet dışında hiçbir yerde yayınlanmayan bir gelişmeyi aktaralım da, durumun vahameti daha iyi anlaşılsın. Kıyametler kopması gerektiği yerde, ortalığı ölü sessizliği bürüdü. 27 Mayıs’ta yayınlanan bu habere göre, Türkiye’de devlet protokolü değiştirildi. Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) devlet protokolündeki yeri 51. sıradan 10. sıraya yükseltildi. Buradan çıkan sonuç çok net şekilde şudur: Ülkemizde şeriat çoktan ilan edilmiş durumdadır ve sıra artık bu yeni yapının son rötuşlarını yapma noktasına gelmiştir. Oysa DİB’in Osmanlı’da karşılığı olan Şeyhülislamlık bile hiçbir dönemde devlet protokolünde bu kadar öne çıkmadığı gibi, Şeyhülislam çoğu dönemde zamanın protokol temsil makamı Divan’a daimi üye bile değildi. Öyle ya, zamanımızın şeriat devleti demek ki boynuz kulağı geçer misali kendine örnek aldığı Osmanlı atalarını bile geride bırakmış!

Ne yazık ki, bu tarihi önemdeki gelişme ne Aleviler arasında ne de muhalefet partileri ve sivil toplum örgütleri tarafında hiç dikkat çekmedi. Sanki böyle bir değişim yaşanmamış gibi davranılarak, en küçük bir tepki verilmedi. Oysa devletin protokol sırasının radikal bir değişime uğraması, en az 1923’te cumhuriyetin ilan edilmesi kadar önemliydi. O nedenle diyebiliriz ki, ilerde tarihçiler belki de 2012 yılının Mayıs ayını Türkiye’de şeriat ilanın yıldönümü olarak kayda geçirecekler.

Toplum bilimlerinde temel yasa şudur; hiçbir toplumsal gelişme akşamdan sabaha gerçekleşmez. Her biri bir sürecin, zincirleme olaylar-olgular, etki ve tepkiler dizisinin ürünüdür. Haliyle Türkiye’de de şeriat akşamdan sabaha doğmamıştır.

 

Esasında mevcut AKP Hükümeti, 1950’lerde bugün çok laik ve cumhuriyetçi geçinen CHP döneminde atılan devletin vasfını şeriatçılığa götürecek adımları sadece tamamlamış ve sistemi bugünkü noktaya taşımıştır. Nitekim bugün başta Aleviler, laik ve demokrat kesimlerin en büyük baş belası olan okullarda din derslerinin ilk okutulmaya başlanması, Kuran kurslarının serbest bırakılması, Diyanet’in konumunun güçlendirilmesi, ilk imam-hatip okullarının ve ilahiyat fakültelerinin açılması, askerlik hizmetini yapan erlere yönelik Askerin Din Kitabı’nın Ahmet Hamdi Akseki’ye yazdırılması benzeri uygulamalar hep bu dönemde hayata geçmiştir.

Önceki hükümetler bu uygulamaları ivmesini artırmak suretiyle devam ettirerek 2003’e kadar getirirlerken, onlardan daha cevval çıkan AKP de büyük ölçüde bu süreci kendi Arap İslamcı, Selefist ve Milli Görüşçü çizgisine çekerek büyük ölçüde tamamlamıştır. Büyük ölçüde diyoruz, zira devlet tüm kurum ve kuruluşları, yasa ve yönetmelikleriyle tam bir şeriat devleti niteliğine henüz kavuşmamıştır. Ancak bu Türkiye’de devletin şu anki belirleyici vasfının Sünni-İslam şeriatı olduğu gerçeğini değiştirmez. Keza zaten tarihte de Selçuklu ve Osmanlı dâhil hiçbir devlet yüzde yüz şeriat kanunlarına göre yönetilememiştir. Örf yani din dışı yasalar hep olagelmiştir. Ondan dolayıdır ki, Türkiye’de artık şeriatın gelip gelmediğini tartışmaktan çok, sürecin bundan sonra nasıl ilerleyeceğini takip etmek ve buna dikkat kesilmek gerekiyor.

Üstelik bu hükümet, ülkenin tüm ekonomik imkânlarını şeriat devletini yerleştirmek ve güçlendirmek için hızla seferber ederken, arkasındaki dış destek ve para kaynakları da çok zengin. Keza ABD’nin Ortadoğu’da hegemonyasını sürdürmek adına İran ve Suriye’ye karşı Sünni bir hat oluşturma planı bulunduğundan bu duruma bir itirazı olmadığı gibi üstelik büyük desteği de söz konusu. O nedenle Amerikan uydusu Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri ile birlikte bütün Körfez Sermayesi, Türkiye’yi şeriata daha da uygun hale getirmek hedefine dönük olarak kesenin ağzını sonuna kadar açmış durumdalar. Avrupa ise kendi dertleri ve ekonomik kriziyle iyice bunaldığından zaten sürece müdahil olacak bir konumda değil.

Ek olarak Türkiye’nin tek sorunu devletin Sünni-İslami bir nitelik kazanması değildir. Mesele aynı zamanda Başbakan Erdoğan’ın “tek adam” ve “diktatör” olma isteği yanında, her şeyi tekleştirme inadıdır. Başbakan “tek dil, tek din ve tek mezhep” istemektedir. O nedenle de dindar bir nesil yetiştirmeyi planlamakta ve bu yöndeki uygulamaları hızla hayata geçirmektedir.

Diyanet’in devlet protokolündeki yerinin öne çekilmesi başta olmak üzere, imam-hatiplerin orta bölümlerinin tekrar açılmasını sağlayacak eğitimde 4+4+4 uygulaması, zorunlu din derslerinin kaldırılması bir tarafa, üstüne üstlük okullarda “Hz. Muhammed’in Hayatı” ve “Temel Dini Bilgiler” gibi yeni “seçme de göreyim!” derslerin konulması; TRT’de bir kanalın DİB’e tahsis edilip, “Diyanet TV” adıyla yayına başlaması benzeri nice gelişme Erdoğan’ın yukarıdaki malum amacına hizmet etmektedir.

Kısaca her şey kurulan şeriat devletinin toplumda da kök salmasına, daha da olgunlaşmasına ve de dolayısıyla Erdoğan’ın hemen her şeyde tek söz ve yetki sahibi olduğu bir düzenin inşasını hedeflemektedir. Başbakan sadece siyasette değil, dini konular da dâhil hemen her şeyde tek adam olma yani diktatör olma yolundadır. Kadınların kürtaj olmasına dini gerekçelerle karşı çıkması, her aileye üç çocuk yapmalarını tavsiye etmesi, dindar nesil yetiştirme plan ve uygulamaları hep bu hevesin dışa vurumlarıdır. Bu heves nedeniyledir ki, tüm bu dinsel vurgusu yüksek tartışma ve konuşmaları bizzat kendisi gündeme getirmekte; sonrasında da Diyanet’ten ve diğer Ulema’dan destek fetvaları beklemektedir. Onlar da zaten İslam’ın birer temsilcisi değil, Başbakanın “emir kulu” olduklarından istenen fetvayı derhal yayınlamaktadırlar. Anlaşılacağı gibi, şeriat gelmeyi bir yana bırakın, gelmişte emin adımlarla yoluna devam etmektedir. Maalesef şeriatın kökleşmesinin ve bir daha yerinden kaldırılamayacak şekilde oturmasının önünde Aleviler, kısmen Kürt Hareketi ile küçük bir sol, laik ve demokrat çevre dışında önemli bir engel de bulunmamaktadır.

Çünkü ortada Erdoğan ile “Gözü Yaşlı ABD’de Sürgün Vaiz Gülen Cemaati Koalisyonunu” durduracak hiçbir kayda değer örgütlü güç yoktur. Nitekim zaten general tutuklamalarından bunalan askerin de, Genelkurmay Başkanlığı’nın devlet protokolündeki 3. sırada bulunan yeri korunarak, ağzına bir parmak bal çalınmış ve sürece müdahale etmesinin önü kesilmiştir. Polis desen yıllar öncesinde Cemaat’in denetine girmiş durumdadır. Kimse kendini aldatmasın, Türkiye artık kısmen bile laik bir ülke değildir. Belki bu ikili iktidara gelmeden en azından yarı-laik bir devletten söz edilebilirdi ama bugün böyle bir Türkiye’nin defteri çoktan dürülmüş vaziyette…

Ne yazık ki, ana muhalefet CHP’den de bu hususta frenleyici bile olması artık beklenemez. Zira ulusalcı, Kemalist CHP’nin de amacı ta kuruluşundan beri, dini denetimine almak ve onu devletin ulu menfaatleri için kullanmak olduğundan, itirazı sadece dini AKP’nin kontrol etmesine karşı olur ve oluyor. Onun ötesinde devletin her geçen gün koyu şeriatçı ve diğer inançları yok sayan bir niteliğe bürünmesine karşı, lideri Alevi kökenli olmasına rağmen, CHP’nin de çok fazla bir engel çıkaracağını tahmin edemiyoruz. Yani al birini vur ötekine durumudur söz konusu olan.

Madem öyle, muhalefet güçlerinin bu vahim ve çaresiz konumlarına rağmen, ne yapmalı ve nasıl davranmalı da bu çıkmazdan kurtulmalı soracaksınız. Maalesef bu gidişata son verecek hazır bir reçete-formül kimsede ve dünyanın hiçbir yerinde yok. Ancak karalar bağlamaya ve bu makûs talihe de kimse razı olmamalıdır. Oturup ağlaşmanın anlamı yok. Çareler henüz bitmiş ve umutlar sönmüş değil.

Evet, can çıkmayınca umutlar tükenmez. Gidişata çok küçük bir kitlenin bile itirazı varsa, orada hala çok şeyler yapılabilir. O yüzden çare, her şeye rağmen ve her zamanki gibi yine “benim, sensin, biziz ve sizsiniz!” Lakin bu kötü hale ayrı ayrı yerlerde durarak bir son verilemez. Yalnız silahşorlar gibi bireysel itirazlarla, çıkışlarla saman alevi parlamak yerine veya “kuru kalabalık” şeklinde değil de, bütün hepimiz “nitelikli bir toplam” oluşturarak farklı bir mücadele başlatmalıyız. Yakınlarda büyük bilim adamı ve barışsever Albert Einstein’ın bir sözünü okudum. Diyor ki, “Örgütlü ve düzenli bir güç olan bir iktidara veya bir güç odağına karşı, ancak ve ancak örgütlü ve düzenli bir güç halinde mücadele verilerek başarıya ulaşılabilir.”

Ya Einstein’ın bu sözüne kulak verelim ya da aksi takdirde yapılanlara kayda değer bir itirazı olmayan Türk-Müslüman-Sünniler dışındaki herkes hemen tasını tarağını toplamaya başlasın. Kendine dünyanın 180’den fazla ülkesinden ülke beğensin! Zira Türkiye gittikçe Erdoğan’ın Sünni Şeriat Diktatörlüğü hâkimiyetinde daha da yaşanmaz ve nefes alınmaz hale geldi ve bu basınç daha da artacak.

Hala uyuyanlar ve ayılamayanlar varsa, onlara da “günaydın” diyoruz. “Türkiye Sünni-İslam Cumhuriyeti”nin ilan topu çoktan atıldı. Tayyip Erdoğan’ın da padişah ve halifeliği ilan edildi. Buna sevinmek veya üzülmek sizin bileceğiniz bir iş. Geçmiş olsun!