(Belgenin tamamı) DANIŞTAY ( ) DAİRESİ BAŞKANLIĞI’NA SUNULMAK ÜZERE ANKARA 7.İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

 (Belgenin tamamı)

DANIŞTAY (   ) DAİRESİ  BAŞKANLIĞI’NA SUNULMAK ÜZERE

ANKARA 7.İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

 

DOSYA NO :2004/3227

 

KARAR DÜZELTME TALEBİNDE BULUNAN                                                                               

DAVACI                                :Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı

VEKİLİ                                  :Av. Hıdır Özcan

DAVALI                                :Diyanet İşleri Başkanlığı

D.KONUSU                           :Ankara 7.İdare mahkemesinin E.2004/3227,K:2006/759 Sayılı Kararının onanmasına ilişkin Danıştay 10.Dairesinin 2006/5564 E.2010/476 Sayılı kararının düzeltilerek yerel mahkeme kararının bozulması talebini içerir dilekçedir.

 TEBLİĞ TARİHİ                   :22.03.2010

 KARAR DÜZELTME NEDENLERİMİZ

Danıştay 10.Dairesinin kararı hukuka aykırıdır.

 

 

1) Dava konusu edilen işlemin dayanağı olan, 633 Sayılı yasanın Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluş amacını belirleyen 1.maddesinin Anayasaya aykırı olduğunu,

2) Dava konusu edilen işlemin usul ve esas açısından yasaya aykırı olduğunu, Alevilerin ibadet yerinin cem evi olduğunu, Alevilerin ibadetini cem evinde yaptığını,cami ve mescidin Alevilerin ibadet yeri olmadığını,davalı idare veya herhangi bir kamu kurumunun ibadet yerini belirleme yetkisi olmadığını belirterek,davalı idarenin cem evinin ibadet yeri olmadığına ilişkin işlemin iptalini talep etmiştir.

Yerel mahkeme aşağıda belirttiğimiz 3 gerekçe ile davamızı red etmiştir.

 a) 633 Sayılı yasanın 1.maddesinin ve diğer hükümlerinin Anayasaya aykırı olduğu  savının ciddi görülmediğini,

b) Cem evinin “633 Sayılı yasanın 1.maddesi gereği ibadet yeri kapsamında değerlendirilemeyeceği,cem evlerinin Alevi Bektaşiliğe dair kültür etkinliklerinden zikir,niyaz,tevhit,miraçlama gibi bölümlerden oluşan ayinlerin yapılıp nefeslerin söylenip,semahların dönüldüğü mekanlar olup ibadet yeri olarak kabulüne olanak bulunmadığını”

c)“Türk Pozitif hukukunda 677 sayılı Yasanın1.maddesinde,adı belirtilen mescit ve cami dışında.... Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde mütalaa edilebilecek,bir ibadet yeri tanım ve varlığına yer verilmemiş olduğu görülmektedir...633 Sayılı yasa ile ibadet yerlerini yönetmekle görevli olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın cem evlerini ibadet yeri olarak değerlendirmesi,yasal olanak bulunmadığından...” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Danıştay, temyiz talebimizin reddine ilişkin kararında;

“Danıştay 10.Dairesi 1982 Anayasa’nın 174 maddesinde;Anayasanın hiçbir hükmü Türk toplumu çağdaş uygurlık seviyesine çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin Laiklik niteliğini koruma amacını güden,aşağıda gösterilen inkılap kanunlarını,Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin,Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz” yer almakta olup,maddenin 3.fıkrasında,”Tekke ve zaviyelerle türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile bir takım unvanların men ve ilgasına dair kanun” bunlar arasında göstermiştir.

Bu nedenle,Anayasanın 136.maddesinde yer alan, “Genel idare içerisinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı,laiklik ilkesi doğrultusunda,bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek,özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir hükmü gereğince,633 sayılı yasının 1.maddesi uyarınca,ilzam dininin inançları,ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek,din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere;Başbakanlığa bağlı olarak kurulan Diyanet İşleri başkanlığının kuruluşuna olanak sağlayan 633 sayılı yasanın 1.maddesinin Anayasaya aykırı olduğu  yolundaki davacı iddiası ciddi görülmemiştir.” Denilmek suretiyle Anayasaya aykırılık savımız ciddi görülmemiştir.

Cem evinin ibadet yeri olduğuna ilişkin davamız  ise gerekçe belirtilmeden “..2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü kanununun 49.Maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkün olduğu belirtilmiş” bu nedenlerden birinin olmadığı , gerekçesiyle,yerel mahkeme kararı aynen benimsenmiş ve karar onanmıştır.

A) ANAYASAYA AYKIRILIK SAVIMIZ CİDDİDİR.

Dava dilekçemizde ifade ettiğimiz gibi, 633 Sayılı Kanun Anayasanın Başlangıç hükümlerine, Anayasanın 2 maddesinde tanımlanan “Demokratik Laik Sosyal Hukuk Devleti ilkesine”,Anayasanın “10.maddesinde düzenlenen “Kanun önünde eşitlik ilkesine”,Anayasanın 11 maddesinde düzenlenen,”Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesine”,Anayasanın 12,24,25 maddelerinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklere ilişkin ilkelere ve Anayasanın 136.Maddesinde “Diyanet İşleri Başkanlığının” kuruluş ve amaçlarını düzenleyen maddesine ve Türkiye’nin taraf olduğu Uluslararası sözleşmelere açıkça aykırıdır.

1A) ANAYASANIN 136.MADDESİNE AYKIRILIK SAVIMIZ

633 Sayılı yasanın 1.maddesi Anayasanın 136.maddesine aykırıdır.

Anayasanın 136.maddesi :

Diyanet İşleri Başkanlığı

MADDE 136- Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir. “ denilmektedir.

633 Salı kanunun 1.maddesinde de;

“MADDE 1 -İslâm Dininin inançları, ibadet ve ahlâk esaslarıile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı Kurulmuştur.” denilmektedir.

Anayasa, ”LAİKLİK İLKESİ DOĞRULTUSUNDA, BÜTÜN SİYASİ GÖRÜŞ VE DÜŞÜNÜŞLERİN DIŞINDA KALARAK VE MİLLETÇE DAYANIŞMA VE BÜTÜNLEŞMEYİ AMAÇ EDİNEREK” hükmü ile  Diyanet İşleri Başkanlığının kurulacağını belirtmektedir.İptalini istediğimiz yasa maddesi ise “...İSLAM DİNİNİN İNANÇLARI,İBADET VE AHLAK ESASLARI İLE İLGİLİ” hizmet yapma amacıyla kurulacağını ifade etmiştir.

Anayasa Mahkemesini dava dosyasına sunduğumuz kararında;

 “Modern devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Lâik devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar için de durum aynıdır. Lâik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak lâik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Lâik devlet din konusunda inancına bakmaksızın yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir.” hükmünü vermiştir.

Danıştay’ın yukarı ya aldığımız kararı Anayasa hükmü ve anayasa mahkemesinin bütün kararları doğrultusunda değerlendirildiğinde; Danıştay 10.Dairesinin kararna katılmak mümkün değildir.

Anayasanın 136.maddesi “ BÜTÜN SİYASİ GÖRÜŞ VE DÜŞÜNÜŞLERİN DIŞINDA KALARAK…”denilmesine rağmen 633 sayılı kanun ““...İSLAM DİNİNİN İNANÇLARI,İBADET VE AHLAK ESASLARI İLE İLGİLİ,” demektedir.Bu kadar açık bir çelişkiyi görmemek mümkün değildir.Her ne kadar “özel kanunlarda belirtilen amaçlardan” bahsetmişse de bu amaç Anayasada ki düzenlemeye aykırı olmayacağı açıktır.Bu taktirde ANAYASANIN 136.MADDESİ BAŞTAN GEÇERSİZ VE YOK HÜKMÜNDE OLACAKTIR.DANIŞTAY 10.DAİRESİ “BÜTÜN SİYASİ GÖRÜŞ VE DÜŞÜNÜLERİN DIŞINDA” KALMA CÜMLESİNİ “İSLAM DİNİ VE İNANÇLARI,İBADET VE AHLAK ESASLARI İLE İLGİLİ TOPLUMU AYDINLATMA GÖREVİYLE” NASIL BAĞDAŞTIRDIĞINI AÇIKLAMAK ZORUNDADIR.Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından bu maddeye dayanarak Alevi köylerine cami yapılması,Alevi Köylerine giden imam,öğretmen,hemşirenin özel şekilde eğitilmesi planlanmış ve bu husus kurultayda tartışılmıştır. Buna ilişkin belge mahkemeye sunulmuştur.

Danıştay 10.Dairesinin yorumuna göre  633 sayılı yasanın 1.maddesine göre  Diyanetin bu faaliyeti Anayasaya, Din ve vicdan özgürlüğüne uygundur.Bu yasaya dayanarak Diyanet İşleri Başkanlığı (dolayısıyla devlet) Alevi Köylerine İslamın dinin doğrularını anlatabilir,cem evinin ibadet yeri olmadığını,ramazanda oruç tutmalarını,hacca gitmelerini,din önderlerinin camideki imamlar olduğunu anlatabilir.Onların suni Hanefi olmalarını isteyebilir.Çünkü Diyanet İşleri başkanlığı bu yetkiyi Diyanet işleri başkanlığı yasasından almaktadır. Bu durum toplumu aydınlatmadır. Bu durumda laiklik ilkesine uygundur.Danışta, Anayasanın 136.Maddesini bir diğer yorum ise Türkiye Cumhuriyeti yalnız Suni İslama hizmet edebilir.BU DURUM

LAİKLİK İLKESİNE AYKIRI DEĞİLDİR. .

Danıştay 10.Dairesinin LAİKLİK tanımına katılmak mümkün değildir.Laikliğin ne olduğu,Danıştay ve Anayasa Mahkemesinin sayısız kararında açıklanmıştır.Türkiye cumhuriyeti din devleti değildir.Genel İdare içerisinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş Kanununda bir dinin benimsenmesi,bu din doğrultusunda faaliyet yürütmesi Türkiye Cumhuriyetinin bir din devleti olduğunu gösterir.Diyanet İşleri Başkanlığı verdiği fetvalarla toplumu suni İslam yapmak Devlet bu yasayla anayasaya aykırı olarak bir dini benimsetmek için elinden gelen bütün faaliyeti yürütmektedir. Anayasa bütün dinlere aynı mesafede kalması gerektiğini belirtirken ,aynı zamanda 633 sayılı kanunla bir dini açık bir biçimde tercih etmiştir.

633 Sayıl kanun İslam dinin tercih etmektedir.Diğer dinler,din olmayan cemaat olan toplumlar ne olacaktır.Anayasanın 136.Maddesi “bütün siyasi düşünce ve inançlarla” aynı mesafede de olma koşulunu aramıştır.Danıştay Aleviler açısından Tekke ve zaviyeler Kanunu gerekçe göstermiş.Danıştay 10.Dairesi diğer dinlere mensup,Hıristiyan,Budist,Zerdüşt gibi inanç sahipleri için nasıl bir çözüm ürettiğinin bilinmesi gerekir.Diyanet İşleri Başkanlığı Hıristiyanlığa,Museviliğe,Budizm,Yezidiliğe aynı mesafede olduğunu söylemek mümkün müdür.Anayasaya açıkça aykırı vatandaşla arasında ayırım kaynağı olan bir yasanın anayasaya uygun olduğu belirlemesi Danıştay’ın şimdiye kadar laiklik ilkesi ile  ilgili verdiği kararlara  ve Anayasa Mahkemesinin Laiklikle ilgili bütün kararlarına aykırıdır.Anayasa Mahkemesi;

““Anayasal bir ilke olarak devletin değişmez niteliklerinden birini oluşturan laiklik, dinin siyasal olan dışında kalmasını amaçlayan bir devlet anlayışıdır. Laiklik, din düşmanlığı dinsizlik ya da dine karşı oluş değil, inanç özgürlüğüne saygıdan kaynaklanan ve dini, kişi özgürlüğünün enginliğine bırakan bir tutum ve davranış biçimidir.”

Yurttaşlar değişik dinlerden de olsalar, devlet kuşkusuz hepsine karşı aynı yakınlıktadır. Laik düzen içerisinde istediği dini seçmek kişinin özgürlüğüdür. Bunda hiçbir zorlama yapılamaz.

Yaygın, fakat yeterli olmayan tanımına göre laiklik: din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki yerleşmiş kararlarından da;

a) Dinin devlet işlerinde etkili ve egemen olmaması,

b) Aralarında ayrım gözetmeksizin bütün dinlerin anayasal güvence altına alınması,

c) Dinin bireyin manevi yaşamını aşarak, toplumsal yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde; kamu düzeni, güvenliği ve yararını korumak amacıyla sınırlamalar yapılması ve dinin kötüye kullanılmasının ve sömürülmesinin yasaklanması,                                               

d) Kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu sıfatıyla devlete, dinsel hak ve özgürlükler konusunda denetim yetkisi tanınması,

…..Bütün dinler laik devlet anlayışı içerisinde geçerli ve saygındır. Bu anlayışa dayanarak hiç kimse başkasının inancına ya da inançsızlığına da karışamamaktadır.” Şeklindeki kararı yoruma yer vermeyecek kadar açıktır.Diyanet işleri başkanlığı genel idare içerisindedir.Devletin en önemli kurumudur.Yasayla bir dini tercih etmiştir.Toplumu,  hatta  dosyaya sunduğumuz belgelerden görüleceği üzere bütün dünyayı İslam yapma faaliyeti içerisindedir.Faaliyetinin dayanağı ise iptalini istediğimiz yasadır.

Bu yasanın laiklik ilkesine uygun olduğunu kabul etmek mümkün değildir.Ayrıca Eşitlikle ilgili Anayasa Mahkemesinin kararları da yoruma yer vermeyecek kadar açıktır.Tekke ve Zaviyelere ilişkin kanun ile Anayasa’nın 136. maddesindeki tanımı ilişkilendirmek mümkün değildir.

….Özgürlüklerle ilgili olarak Anayasada yer alan en önemli kavramlardan birini de yasa önünde eşitlik ilkesi oluşturmaktadır.

……. Anayasanın kanun önünde eşitlik ilkesini getiren 10. maddesiyle güdülen amacın, aynı durumda bulunan kimselerin yasalarca aynı işleme tabu tutulmasını sağlamak ve yurttaşlara yasa karşısında dil, ırk, renk , cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplerle ayrımlı davranılmasını önlemek olduğu Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında vurgulanmıştır.

….Ülkemizde kimi din ve inançların cemaatleşme safhasına henüz gelmemiş olduğu gibi bir mülahaza ile dinler ve inançlar arasında ayrım yapılmasını haklı bir nedene dayandırmak mümkün değildir….” denilmektedir.

Anayasa Mahkemesinin 19992/22 E., 1992/40 sayılı kararında: “ …..Yasaların uygulanmasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasal düşünce , felsefi inanç, din ve mezhep ayrılığı gözetilmesi ve bu nedenlerle eşitsizliğe yol açılması Anayasa katında geçerli görülemez….”  görüşü vurgulanmıştır.

Temyiz dilekçemizde ayrıntılı belirttiğimiz ve açıkladığımız gerekçelerle Anayasaya aykırılık savımız ciddidir.Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluşu Kanunu açıkça Anayasaya aykırıdır.

Bu nedenle kararın düzeltilmesi ve yerel mahkeme kararının bozulmasına talep ediyoruz.

ESASA İLİŞKİN KARAR DÜZELTME VE BOZMA TALEBİMİZ

Danıştay esasa ilişkin bozma talebimizi irdelememiş,yukarıya aldığımız  “..2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü kanununun 49.Maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkün olduğu belirtilmiş” bu nedenlerden birinin olmadığı  belirtilmiş ve gerekçesiz olarak temyiz talebimiz red edilmiştir.

Danıştay kararı yerel mahkemenin kararını aynen benimseme biçiminde olduğundan,yerel mahkeme kararının irdelenmesi gerekmektedir.

Davalı İdare Müvekkilin yaptığı başvuruya verdiği yanıtta;

“…Nizamnamenin bu hükmü çerçevesinde de, İslam dininin ibadetine mahsus ve usulüne uygun olarak açılmış cami ve mescitler dışında, cem ve kültür evinin 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri hakkında kanunun 1. maddesi uyarınca Başkanlığımız yönetimindeki ibadet yerleri kapsamında değerlendirilmesi mümkün bulunmamaktadır.” gerekçesi ile talebimiz red edilmiştir.

Mahkeme savlarımız irdelemeden Diyanet İşleri Başkanlığının görüşünü yeterli görerek  davamızı ret etmiştir. Danıştay 10. Dairesi gerekçe belirtmeden aynı kararı benimsediğinden kararı irdelemek istiyoruz.

1) İDARENİN İŞLEMİ HUKUKA AYKIRIDIR

Anayasa Mahkemesinin aşağıya aldığımız kararları ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşme hükümleri “din ve inanç özgürlüğünü” ayrıntılı düzenlemiştir.

Anayasanın 90.maddesi ;

“Usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir.Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.

USULÜNE GÖRE YÜRÜLÜĞE KONULMUŞ TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERE İLİŞKİN ULUSLARARASI ANDLAŞMALARLA KANUNLARIN AYNI KONUDA FARKLI HÜKÜMLER İÇERMESİ NEDENİYLE ÇIKABİLECEK UYUŞMAZLIKLARDA MİLETLERARASI ANDLAŞMA HÜKÜMLERİ ESAS ALINIR” hükmüne yer vermiştir.

 Bu hükümle Temel Hak ve Özgürlüklere ilişkin sözleşmeler, İç hukukun ayrılmaz parçası haline getirilmiş ve “temel Hak ve özgürlüklerle” ilgili sözleşmelerin kanunlardan önce geldiği Anayasa ile  kabul edilmiştir..

Türkiye’nin taraf olduğu Uluslararası sözleşmeler açısında “din ve vicdan özgürlüğü” incelendiğinde şu hususların tespit edilmesi mümkündür.

a) Uluslararası Belgelerde Din ve Vicdan Özgürlüğü

““İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin Din ve İnanç Özgürlüğü’nü düzenleyen 18. maddesinde “Her insanın düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din ya da inanç değiştirme özgürlüğünü, din ya da inancın tek başına ya da topluca, açık veya özel biçimde, öğretme, uygulama, ibadet ve ayinlerle açığa vurma özgürlüğünü kapsar” denilmektedir.

BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesinin 18. maddesi Din ve İnanç Özgürlüğü’nü sözleşmeler düzeyinde zenginleştiren ve pekiştiren bir maddedir.

1981 tarihli BM Din ve İnanca Dayanan Her Türlü Hoşgörüsüzlüğün ve Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Bildirisi de din ve inanç özgürlüğünün korunması ve pekiştirilmesine önemli bir katkı oluşturmaktadır. Bildirgenin Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü başlıklı 1. maddesinde konu tartışılmayacak kadar açıktır.

“Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, bir dine veya dilediği bir inanca sahip olma ve dinini veya inancını kendi başına ve başkaları ile birlikte toplu olarak ve açık veya gizli bir biçimde ibadet etme, gereklerine uyma, uygulama ve öğretme yoluyla açığa vurma özgürlüğünü de içerir.

Hiç kimse dilediği bir din veya dilediği inanca sahip olma özgürlüğünü zedeleyecek bir zorlamayı maruz bırakılamaz.

Bir kimsenin dinini ve inancını açığa vurma özgürlüğü, sadece hukuken öngörülen ve kamu güvenliği, düzeni, sağlığı, ahlakı veya başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli olduğu ölçüde sınırlamalara tabu tutabilir.”

Düşünce, vicdan veya inanç özgürlüğünün içeriğini ayrıntılı biçimde düzenleyen 6. madde ise şöyledir.

"Düşünce, vicdan, din veya inanç özgürlüğü bu Bildirinin birinci maddesine uygun olarak ve birinci maddenin üçüncü fıkrası hükümleri çerçevesinde başka özgürlüklerin yanında, aşağıdaki özgürlükleri de içerir:

a) Bir din veya inanç ile bağlantılı olarak, ibadet etme veya toplanma ve bu amaç için gerekli yerleri kurma ve kullanma;

b) Gerekli vakıf veya insancıl amaçlı kurumlar kurma ve bunları işletme;

c) Bir dinin veya inancın törenlerine veya geleneklerine ilişkin gerekli araçları ve materyalleri yeterli ölçüde yapma, alma ve kullanma;

d) bu alanla ilgili yayımları yazma, yayınlama ve dağıtma;

e) Bir din veya inancın öğretimini, bu amaçlar için uygun yerlerde yapma;

f) Bireylerden ve kurumlardan gönüllü mali yardım vermelerini isteme ve alma;

g) Bir dinin veya inancın gerekleri ve standartları bakımından uygun olan liderleri yetiştirme, atama, seçme ve yeri alacak olanı belirleme;

h) Bir kimsenin dinin veya inancının kurallarına uygun olarak dinlenme günlerine ve bayram tatillerine ve törenlerine uygun davranma;

i) Ulusal ve uluslar arası düzeyde, din ve inanç konularında bireyler ve topluluklarla iletişim kurma ve sürdürme

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin tarafı alan Türkiye, hukuk ve uygulamalarını bu sözleşmeye ve sözleşme hükümlerini yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uyarlamak yükümlülüğü altındadır. Hükümleri üst hukuk normu niteliğinde olan Sözleşme bu nedenle özel bir öneme sahipti. Sözleşmenin 9. maddesine göre;

“Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.

Din veya inancını açıklama özgürlüğü, ancak kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağılın veya ahlakın, ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu olan tedbirle ve yasayla sınırlanabilir.””

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre din özgürlüğü, Sözleşmeye taraf devletlere iki tür yükümlülük getirmektedir: Yükümlülüklerden biri pozitif diğeri ise negatif niteliktedir. Pozitif yükümlülük, var olan dinlerin korunması, bu dinlere mensup olan kişilerin özgür biçimde ibadetlerini yerine getirebilmesini teminat altına alacak önlemleri alma yükümlülüğü demektir. Negatif yükümlülük ise müdahale etmeme yükümlülüğüdür. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, devletin pozitif yükümlülüğünün azınlıktaki din ve inançlar karşısında daha belirgin tavır alması gerektiğini belirtmektedir.

b) Türkiye: Uluslar arası Belgeler Işığında Bir Değerlendirme

Anayasa Mahkemesi kararları  uluslararası sözleşmeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları  “din ve vicdan hürriyeti” konusunda uyum içerisindedir.Şöyle ki;

“Din ve vicdan hürriyetinin tabi sonucu olarak, mevcut veya sonradan ortaya çıkabilecek dinler arasında ayrım yapılmamış, herhangi bir dine inanıp inanmamak vatandaşın özgür iradesine bırakılmıştır. Bu nedenle kişiler evrensel olsun olmasın, herhangi bir dine inanmakta Anayasanın 24/son maddesinde konulan genel sınırlamayı aşmamak kaydıyla serbesttir. Dini bir görüşte laik ilkelere ve düzene aykırı nitelik taşıyan, iman edilmiş inançlar da bulunabilir. Kişiler bu inançlar nedeniyle suçlanamazlar; Laik sisteme uygun düşünme ve iman sahibi olma zorunluluğu da yoktur (…) Sanıların inançla bağlandığı Yehova Şahitliği, ister müstakil in veya mezhep veya tarikat, ister dinsel topluluk kabul edilsin, herhangi bir görüş ve düşünce sistemidir ve itibarla Anayasanın teminatı altındadır.”  (Anayasa Mahkemesi 1986/11 Esas sayılı karar)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1993 tarihli Kokkinakis kararında, “9. maddede koruma altına alındığı şeklinle düşünce, vicdan ve din özgürlüğü Sözleşmedeki anlamıyla “demokratik toplumun” temel müesseselerinden birini oluşturur. Din özgürlüğü boyutunda ise, bu, yalnızca insanların hayat anlayışları ve kimliklerinin en önemli yapı taşlarını oluşturmakla kalmaz; aynı zamanda, tanrı tanımazlar, bilinemezciler, şüpheciler ve ilgisizler açısından da kıymetli bir şeydir. Burada demokratik toplumun ayrılmaz unsuru, yüzyıllar sonunda zorlukla gerçekleştirilen çoğulculuk söz konusudur” demektedir. (Kokkinakis judgement of 25 May 1993, Series A no260-A.p 17, para. 31-1 Aktaran Orhan Kemal Cengiz, Protestanların Türkiye’de Karşılaştıkları Hak İhlallerinin İnsan Hakları Hukuku Bakımından Değerlendirilmesi, Türkiye Protestan Kiliseler Birliği Yayını, 2002.)

İnsan Hakları Komisyonu Din ve İnanç Özgürlüğü raportörü Abdülfattah Amor, 30.Kasım !999 ziyareti ile ilgili raporunda din ve devlet ilişkisi ve din ve inanç özgürlüğü üzerinde durmuştur.Anayasa Mahkemesinin laiklik ilkesini yansızlık üzerine uyguladığını ve BM insanları içtihatlarına uygun olduğunu  belirttikten sonra,  “……Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla Müslümanların din işlerinin yönetimini doğrudan üzerine almıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı, İslam dini inanç, ibadet ve ahlaki ilkelerine ilişkin faaliyetleri yürütmek, halkı dinsel alanda bilgilendirme ve ibadet yerlerini yönetmek üzere kurulmuştur. Başkanlığın İslam’ın Hanefi mezhebi öğretisine göre yapılandırıldığı ve bu çerçevede faaliyetlerini yürüttüğü bilinmektedir. Bu yapılanmanın din ve vicdan özgürlüğü ile laiklik ilkesine aykırılığı açıktır. 1999 yılındaki inceleme ziyareti sonrasında hazırladığı Türkiye raporunda BM Din ve İnanç Özgürlüğü Özel Raportörü, bu durumu, tek bir İslam öğretisini yani İslam’ın Hanefi öğretisini iletmesi dolayısıyla Hanefilik lehine bir tavır alma olarak değerlendirmektedir.  (Ellmination of All Forms of Religious İntolerance-Situation in turkey, Fifth-fifth session)

AHİM’İN diğer kararları da aynı yöndedir..

“…Türkiye’ye benzer problemlerin yaşandığı Yunanistan, Ortodoks inancı dışındaki dinsel toplulukla getirdiği kısıtlamalar nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından defalarca mahkum edilmiştir…” Mahkemenin gerekçeli karar davamız açısından da örnek teşkil edecek niteliktedir.AHİM ‘nin, Müslüman cemaatin seçtiği müftünün görevine son verilmesi nedeniyle Bulgaristan’ın mahkum edildiği 26 Ekim 2000 tarihli Hasan ve Chaush kararında;

“Mahkeme, dini cemaatlerin geleneksel anlamda ve evrensel düzeyde örgütlenmiş yapılar olarak var olduklarını hatırlatır. Cemaatler, üyeleri tarafından kutsal telakki edilen kurallara uyarlar. Dini merasimlerin, ancak bu kurallara uygun olarak yetkilendirilmiş dini önderlerce idare edilmesi halinde bir anlam ve kutsal değeri olabilir (…) Dini topluluğun örgütlenmesi söz konusu olduğunda, 9. maddede örgütlü yaşamı koruma altına  alan 11. maddenin ışığında yorumlanmalıdır. Bu perspektiften bakıldığında, cemaatin keyfi devlet müdahalesine uğramaksızın, fonksiyonlarını barışçı bir biçimde yerine getirebilmeyi ummak hakkı vardır. Gerçekten de dini cemaatlerin özerk bir biçimde varolması, demokratik bir toplumda çoğulculuk ilkesinin onsun almaz bir parçası ve bu nedenle de, 9. madde tarafından sağlanan korumanın can damarını oluşturmaktadır. “ (Av.Selahattin Esmer “Alevilik ve Günümüzde Sorunları”-“Din ve Vicdan Özgürlüğü” adlı makalesinden alınmıştır)

c) Diyanet İşleri Başkanlığı Genel İdare içerisinde yer alan ve Anayasanın 136.maddesine göre kurulan bir kurumdur.Yukarıya aldığımız  sözleşmelerde de hüküm altına alındığı gibi “Herkes düşünce ve vicdan özgürlüğüne sahiptir. Bu hak,bir dine veya dilediği bir inanca sahip olma ve dinin veya inancın kendi başına ve başkaları ile birlikte toplu olarak ve açık ve gizli bir biçimde ibadet etme gereklerine uyma,uygulama ve öğretme yoluyla açığa vurma özgürlüğüne sahiptir.” Anayasa Mahkemesinin Yehova Şahitleri ile ilgili verdiği aşağıyı aldığımız kararında da bu durum aynen ifade edilmiştir.

d) Yukarıdaki açıklamalarımız ışığında durum değerlendirildiğinde;Aleviliğin ne olup olmadığını, ibadetin yerinin neresi olduğu ve nasıl ibadet edeceklerini yalnızca Alevilerin belirlemesi, Anayasa ve uluslararası insan hakları sözleşmelerin hükümlerinin gereğidir. Genel İdare içerisinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığının inancı,ibadet biçimini,ibadet yerini tanımlaması mümkün değildir.Anayasa mahkemesi konuya ilişkin bütün kararlarında benzer ifadelerle; “Laik devlette herkes dinin seçmekte ve inancını açığa vurabilmekte,tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir.Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır.Laik toplumda herkes istediği dine ve inanca sahip olabilir.” denilmektedir.Diyanet İşleri Başkanlığı Anayasanın verdiği görevini aşarak ve “Din ve Vicdan Özgürlüğü” ilkesini ihlal ederek kendisini alevi olarak tanımlayan vatandaşların dinini,ibadet yerini ve ibadet şeklini belirlemeye çalışmakta,Alevilerin ibadet yeri olmayan camiye götürme konusunda köylerinde cami yapmakta,Sünni imam atamaktadır.

Diyanet İşleri Kuruluş Kanunu iptal gerekçemizde Din ve Vicdan Özgürlüğü ayrıntılı açıklandığından tekrardan kaçınıyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığının Alevilerin ibadet yeri ve ibadetleri konusunda belirleme yetkisi yoktur. Herkes inancını ve ibadet yerini ve ibadet şeklini kendisi belirler.Bu nedenle  “cem evinin” ibadet yeri olmadığına ilişkin Diyanet İşleri Başkanlığı yazısı açıkça hukuka aykırıdır.

Mahkeme yukarıda ayrıntılı olarak belirttiğimiz açıklamaları değerlendirmemiş ve Diyanet İşleri Başkanlığının  yazısını aynen tekrarlamıştır.Danıştay 10.Dairesi de kararı aynen benimseyerek mahkemenin görüşlerini benimsemiştir. Aşağıda açıklayacağımız üzere,iptal talebimizde “677 Sayılı yasanın 1.maddesinde Cem evinin ibadet yeri “ olduğunu belirterek dava açmadık.Ayrıca 633 sayılı yasanın 1.maddesine göre “cem evi ibadet yeridir” iddiamız da olmamıştır.Dünyanın hiçbir yerinde kanunla ibadet yeri belirlenmez.Hukuki ve fiili olarak bu konuda kanun çıkarılması ve  çıkarılan bir kanunun uygulanması mümkün değildir.Yukarıda da belirttiğimiz gibi genel idare içerisinde demokratik bir toplumda bir din veya inancın olması veya tanımlanması mümkün değildir.

CAMİ VE MESCİT Alevilerin ibadet yeri değildir.Alevilerin ibadet yerini belirleme yetkisinin Alevilere olduğu, geçmişte Şeyhülislamların,bugün ise Diyanet İşleri Başkanlığının Alevilerin ibadet yerini belirleyemeyeceğini,bu konuda tek karar verme yetkisinin bu inancı yaşayanların olduğunu ifade ettik. Alevilerin ibadet yerini neresi olduğu konusunda Diyanet İşleri Başkanlığının belirleme yetkisi olmadığı gibi,mahkemelerin,Üniversitelerin vs. belirleme yetkisi yoktur.Bu konuda üniversitelerce yapılacak araştırma somut durumun fotoğrafını çekmektir.

Bu nedenle 633 sayılı yasa kapsamındadır gibi bir ifademiz  ve talebimiz yoktur.Ancak Mahkeme açıkça Anayasaya aykırı olan 633 sayılı yasanın iptalini Anayasa Mahkemesine götürme yerine gerekçesiz bir biçimde talebimiz ret ederken,  ”İbadet yeri olarak kabul edilmesi  ve anılan statü tanınması,ancak, bu konuda yasal düzenleme yapılmasına bağlı bulunmaktadır” diyerek,Türkiye’nin taraf olduğu Milletler arası sözleşmelere ve Anayasanın üstünlüğü ilkesi gereği Anayasanın 2,10,11,12,13,24,25,136, maddelerine göre karar vermekten çekinmiştir.Aşağıda açıklayacağımız üzere Diyanet İşleri Başkanlığının Alevilere ilişkin ve mahkemenin kararında “Alevi Bektaşiliğe dair kültür etkinliklerinden zikir,niyaz,tevhit,miraç lama gibi bölümlerden oluşan ayinlerin yapılıp nefeslerin söyleyip,semahların dönüldüğü mekanlar olup ibadet yeri olarak kabulüne olanak bulunmadığı savı Alevilere hakarettir.Geçmişte eski bir bakanın, “cem evi,cümbüş evi” ifadesiyle aynıdır.Bu kavramların bir kısmı Alevilere ait değildir.Kaldı ki Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları incelendiğinde zikir,niyaz,tevhit,miraçlama,semah dönme kavramlarını ibadet kabul etmektedir.Bu kavramları kültürel etkinlik olarak tanımlayana henüz rastlamadık.

Mahkeme davada taraf olan Diyanet İşleri Başkanlığını BİLİRKİŞİ kabul etmiştir. İptalini istediğimiz işlemin tarafı Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Davada taraf olan Diyanet İşleri Başkanlığının görüşleri doğru kabul edilecekse o zaman yargılamaya gerek yoktur.Yani somut olayda Diyanet İşleri Başkanlığı hem taraf,hem de bilirkişilik yapmıştır.Hukukumuzda hem işlemin tarafı ,hem de bilirkişi olmak kabul edilmemiştir.

Mahkemenin sorunu pozitif hukuka göre çözmesi gerekir. Mahkeme Pozitif Hukuka göre,yani Anayasa ve Uluslar arası sözleşmelere göre sorunu irdelemekten kaçınmış ve Alevilerin inançsal kavramlarını sosyolojik ve teolojik bir araştırma yapmadan “kültürel etkinlik “ olarak tanımlamıştır.

Bu tanımlama din ve vicdan özgürlüğünün ihlalidir.Danıştay mahkeme kararını aynen benimseyerek mahkemenin bu tutumunu benimsemiştir.

Mahkeme cem evini ibadet yeri olarak görmemiştir.Dolaylı bir biçimde Alevilerin İslam ve dolayısıyla ibadet yerinin cami ve mescit olduğunu,Diyanetin bu savı ileri sürdüğü gerekçesiyle benimsemiştir.Mahkemenin benimsediği ALEVİLİK anlayışı Alevilerin büyük kısmının benimsemediği bir anlayıştır.Mahkeme Alevilik inancını tanımlayamaz.Daha doğru bir ifadeyle hiçbir inancı tanımlayamaz.Bunun gibi laikliğe açıkça aykırı bir kurum haline gelen,Atatürk’ün kurduğu Din İşleri Reisliği ile ilgisi kalmayan Diyanet ve devlette tanımlayamaz.Bu nedenle Alevilerin ibadet yerinin tanımlanmasına ilişkin ve talebimizin reddine ilişkin İdare mahkemesi kararının hukuki bir dayanağı yoktur.   

Türkiye Cumhuriyeti Demokratik ve laik bir devlettir. 2001 Yılında başlayan süreç antidemokratik mekanizmaları ortadan kaldırmıştır. Çağdaş Demokrasilerde Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum yoktur. Bu gün Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’nin Demokratikleşmesinin önündeki en büyük engeldir. Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla bir kısım vatandaşları ötekileştirmiştir.Alevilere baskı yapmakta,köylerine cami yapmakta,zorla Sünni İslam inancı öğretilmektedir.Devletin bir kurumu bir inancı ve ibadet yerini yok sayarak bütün hukuka aykırı yöntemlerle,yok saydığı inançtan Alevilerden aldığı  vergilerle camiye götürmeye çalışmaktadır.

Otoriter sistemlerde olduğu gibi aleviler Diyanet fetvalarıyla camiye gönderilemez.AHİM KARARLARI, ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI, ANAYASA HÜKÜMLERİ, ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER AÇIKTIR.BU KARARLAR İDARE MAHKEMESİNİ VE YÜRÜTMENİN İÇERİSİNDE OLAN BÜTÜN KURUMLARI BAĞLAR. Milyonlarca Alevi’ye sizin ibadet yerini cami ve mescittir diye bir karar verilemez. Diyanet İşleri Başkanı Aktüeldeki açıklamasında kendisinin ilahiyatçı ve Diyanet İşleri Başkanı gibi düşündüğünü,ancak hukukçuların kendisi gibi düşünemeyeceğini ve Alevilere Müdahaleyi Din ve Vicdan Özgürlüğü ihlali olduğunu ikrar etmişken, mahkemenin aksi yönde karar vermesi hukuka aykırıdır.

Bu nedenle İdare mahkemesi kararının esasa ilişkin tespitleri irdelenmeden gerekçesiz bir biçimde İYUK.49.madde koşulları bulunmadığı gerekçesiyle temyiz talebimizin reddi açıkça hukuka aykırıdır.

İSTEM VE SONUÇ

Yukarıda açıkladığımız nedenlerle karar düzeltme talebimizin kabulü ile,

a) Anayasaya aykırılık savımız açısından yerel mahkeme kararının bozulmasına,

b) Yerel mahkeme kararının esastan bozulmasını karar verilmesini saygılarımla dilerim.31.03.2010                

 Davacı vekili Av.Hıdır Özcan

 DANIŞTAY (   ) DAİRE BAŞKANLIĞINA SUNULMAK ÜZERE ANKARA 7. İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

 DOSYA NO :2004/3227

 DURUŞMA İSTEMLİDİR

TEMYİZ EDEN(DAVACI)   :Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı

 VEKİLİ                                  :Av.Hıdır Özcan

 DAVALI                                :Diyanet İşleri Başkanlığı

 D.KONUSU                           :Yerel Mahkemenin 2004/3227 E.ve 2006/759 Sayılı kararının     DURUŞMALI yapılacak temyiz incelemesi sonucu BOZULMASINA  ilişkin dilekçedir.

 TEBLİĞ TARİHİ                   :11.07.2006

 TEMYİZ NEDENLERİMİZ

Yerel Mahkemenin kararı usul ve yasaya aykırıdır. Aşağıda belirttiğimiz nedenlerle BOZULMASI gerekir.

 Müvekkil tarafından yerel mahkeme de açılan davada;

1) Dava konusu edilen işlemin dayanağı olan, 633 Sayılı yasanın Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluş amacını belirleyen 1.maddesinin Anayasaya aykırı olduğunu,

2) Dava konusu edilen işlemin usul ve esas açısından yasaya aykırı olduğunu, Alevilerin ibadet yerinin cemevi olduğunu, Alevilerin ibadetini cem evinde yaptığını,cami ve mescidin Alevilerin ibadet yeri olmadığını,davalı idare veya herhangi bir kamu kurumunun ibadet yerini belirleme yetkisi olmadığını belirterek,davalı idarenin cemevinin ibadet yeri olmadığına ilişkin işlemin iptalini talep etmiştir.

Yerel mahkeme aşağıda belirttiğimiz 3 gerekçe ile davamızı red etmiştir.

a) 633 Sayılı yasanın 1.maddesinin ve diğer hükümlerinin Anayasaya aykırı olduğu  savının ciddi görülmediğini,

b) Cemevinin “633 Sayılı yasanın 1.maddesi gereği ibadet yeri kapsamında değerlendirilemeyeceği,cemevlerinin Alevi Bektaşiliğe dair kültür etkinliklerinden zikir,niyaz,tevhit,miraçlama gibi bölümlerden oluşan ayinlerin yapılıp nefeslerin söylenip,semahların dönüldüğü mekanlar olup ibadet yeri olarak kabulüne olanak bulunmadığını”

c)“Türk Pozitif hukukunda 677 sayılı Yasanın1.maddesinde,adı belirtilen mescit ve cami dışında.... Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde mütalaa edilebilecek,bir ibadet yeri tanım ve varlığına yer verilmemiş olduğu görülmektedir...633 Sayılı yasa ile ibadet yerlerini yönetmekle görevli olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın cem evlerini ibadet yeri olarak değerlendirmesi,yasal olanak bulunmadığından...” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

MAHKEMENİN KARARI USUL VE YASAYA AYKIRIDIR

A) ANAYASAYA AYKIRILIK SAVIMIZ CİDDİDİR.

Mahkeme gerekçesiz olarak “Anayasaya aykırılık savı ciddi görülmeyerek davanın esasının incelenmesine geçilmiştir” hükmünü vermiştir.Mahkeme, savımızı neden ciddi bulmadığı konusunda hukuksal bir gerekçe gösterememiştir.Aşağıda belirteceğimiz gibi GÖSTERMESİDE MÜMKÜN DEĞİLDİR.Çünkü aykırılık tartışmaya,yoruma yer vermeyecek kadar açıktır.

Dava dilekçemizde ifade ettiğimiz gibi, 633 Sayılı Kanun Anayasanın Başlangıç hükümlerine,Anayasanın 2 maddesinde tanımlanan “Demokratik Laik Sosyal Hukuk Devleti ilkesine”,Anayasanın “10.maddesinde düzenlenen “Kanun önünde eşitlik ilkesine”,Anayasanın 11 maddesinde düzenlenen,”Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesine”,Anayasanın 12,24,25 maddelerinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklere ilişkin ilkelere ve Anayasanın 136.Maddesinde “Diyanet İşleri Başkanlığının” kuruluş ve amaçlarını düzenleyen maddesine ve Türkiye’nin taraf olduğu Uluslararası sözleşmelere açıkça aykırıdır.

1961 Anayasasındaki düzenleme ile 1982 Anayasanda ki düzenleme tamamen birbirinden farklıdır.

1A)  ANAYASANIN 136.MADDESİNE AYKIRILIK SAVIMIZ

633 Sayılı yasanın 1.maddesi Anayasanın 136.maddesine aykırıdır.

Anayasanın 136.maddesi :

Diyanet İşleri Başkanlığı

MADDE 136- Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir. “ denilmektedir.

633 Salı kanunun 1.maddesinde de;

“MADDE 1 -İslâm Dininin inançları, ibadet ve ahlâk esaslarıile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı Kurulmuştur.” denilmektedir.

Anayasa, ”LAİKLİK İLKESİ DOĞRULTUSUNDA, BÜTÜN SİYASİ GÖRÜŞ VE DÜŞÜNÜŞLERİN DIŞINDA KALARAK VE MİLLETÇE DAYANIŞMA VE BÜTÜNLEŞMEYİ AMAÇ EDİNEREK” hükmü ile  Diyanet İşleri Başkanlığının kurulacağını belirtmektedir.İptalini istediğimiz yasa maddesi ise “...İSLAM DİNİNİN İNANÇLARI,İBADET VE AHLAK ESASLARI İLE İLGİLİ” hizmet yapma amacıyla kurulacağını ifade etmiştir.

Anayasa Mahkemesini dava dosyasına sunduğumuz kararında;

“Modern devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Lâik devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar için de durum aynıdır. Lâik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak lâik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Lâik devlet din konusunda inancına bakmaksızın yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir.” hükmünü vermiştir.

Bu karar ile birlikte değerlendirildiğinde;

1) DEVLETTİN RESMİ BİR DİNİ YOKTUR ve DEVLET BÜTÜN İNANÇLARA AYNI MESAFEDE OLMAK ZORUNDADIR

633 Sayılı yasanın 1.maddesin Anayasanın 136.maddesine aykırı olarak ““...İSLAM DİNİNİN İNANÇLARI,İBADET VE AHLAK ESASLARI İLE İLGİLİ,” Diyanet İşleri Başkanlığı kurulacağı hükmüne yer vermiş ve Diyanet İşleri Başkanlığı da  bütün açıklamalarında İSLAM dinini tercih ettiğini,Diyanet işleri başkanlığının bir dini kuruluş olduğunu ve Şeyhülislamlığın devamı olduğunu vurgulamaktadır.(D.İ.B. Beyanlarına ilişkin belgeler dosyadadır)

Atatürk tarafından kurulan Din İşleri Reisliği ile Şeyhülislamlık arasında ilişki yoktur.Din İşleri Reisliği, ulus devletin bir kuruluşu olarak,otoriter sistemi temsil eden Şeyhülislamlık yerine kurulan Şeriye Vekaleti kaldırılarak kurulmuştur. Görevi de, dinin sömürülmesine engel olma,dini kişilerinin vicdanına bırakmaktır.Bu konu dava dilekçemizde değinildiğinden tekrarlamıyoruz.                

T.C.Devletinin resmi bir dini yoktur. Esas olan da devletin resmi bir dininin olmaması ,devletin bir dine üstünlük tanımaması,din kurallarını vatandaşlarına istem dışı uygulatmaması,bir din kuralını vatandaşlara benimsetmek için faaliyet yürütmemesidir.

4 Mart 1929 tarihinde Başbakan İsmet İnönü TBMM’de yaptığı konuşmada Cumhuriyetin ilk yıllarındaki durumu şöyle açıklamıştır;

“Efendiler, tehlike kapının eşiğine gelinceye kadar sabreden Büyük Meclis, Cumhuriyeti kurtarmak için keskin ölçülerin zamanı geldiğine hükmetmiş,dinin, devletten ve siyasetten uzaklaştırması da geçen devirde tamamlanmıştır.

Vatandaş mabedinde kendi itikadı ve vicdanı ile serbest bırakılmış,onun arık ve temiz inancı bu dünyanın karışık işlerinden kurtarılmıştır. Hiç kimse bir vatandaşa,dini inancından,ibadetinden ötürü     bir engel çıkarmaya muktedir olmayacaksa,dindar silahı ile de hiç kimse TBMM’nin herhangi bir kanuna,bir vatandaş emniyet ve haysiyetine dil uzatmaya imkan bulamayacaktır.” diyerek din - devlet ilişkisini ve Cumhuriyetin bu konuya bakışını açık bir biçimde ifade etmiştir. Medeni Kanun gerekçesi de aynı hususları vurgulamaktadır.

1982 Anayasası, 1961 Anayasasından farklı olarak Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluş amacını ayrıntılı düzenlemiştir.Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığının 1.Maddesi açıkça Anayasa’nın 136.maddesine aykırı hale gelmiştir.Anayasa Mahkemesi kararı  ve yasal düzenleme bu kadar açıkken mahkemenin verdiği kararı anlamak mümkün değildir.

b) Diyanet İşleri Başkanlığı resmi açıklamalarında İSLAM DİNİN tercih ettiğini açık bir biçimde ifade etmektedir.Kırkbudak Dergisinin 3. sayısında Diyanet İşleri Başkanı;

“DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI, İSLAM DİNİ KONUSUNDA TARAFTIR. YANİ, DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI İSLAM DİNİ İLE HIRISTIYANLIĞA,YAHUDİLİĞE BUDİZME EŞİT MESAFEDE DEĞİLDİR. BİR DEFA BUNUN ALTINI ÇİZELİM.DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINA GÖRE, MÜSLÜMANLIK, HIRISTIYANLIK,YAHUDİLİK VE BUDİZM EŞİT DEĞERDE DİNLER DEĞİLDİR.TIPKI PAPAZLIĞA GÖRE DE HIRISTIYANLIK, YAHUDİLİK VE BUDİZM VE MÜSLÜMANLIK EŞİT OLMADIĞI GİBİ....” diyerek sorulan soruyu  yanıtlamış ve   devamla “İSLAM DİNİ TEK DİNDİR,TEK KURTULUŞ DİNİDİR” biçiminde açık ve net tavrını koymuştur..

Demokratik sistemde  kamu görevlisi olan bir kuruluşun başkanı “İSLAM DİNİ TEK DİNDİR,TEK KURTULUŞ DİNİDİR” ifadesini kullanıp başında bulunduğu kuruluşta bu yönde faaliyet yürüttüğünü her yerde ifade ediyor ve kuruluşta bu yönde faaliyet yürütüyorsa bu ülkede DEMOKRASİDEN VE LAİKLİKTEN  bahsetmek mümkün değildir. Türkiye de ve dünyada faaliyet yürüten bütün İslamcı  radikal grupların bu ifadeyi kullandığını  vurgulamak istiyoruz.

 

Alevileri Sünnileştirmek ve diğer ülkelerde Diyanet İşleri Başkanlığının ve Diyanet Vakfının faaliyetleriyle birlikte değerlendirdiğinde,  Diyanet İşleri Başkanlığının laiklikle ilgisinin olmadığı,1982 Anayasası ve özellikle AB sürecinde Anayasa da yapılan değişikliklerle oluşturulan Demokratik-Laik  sistemle uyumlu olmadığı görülmektedir.

Bu nedenle Türkiye de demokrasiden ve laiklikten bahsetmekte mümkün değildir.Mahkeme Anayasanın 136 ve  ve 633 sayılı kanunun  1 maddesini karşılaştırsa idi,aykırılığı görecekti.Ancak mahkeme anlaşılmaz bir biçimde bundan çekinmiştir.

Diyanet İşleri Başkanı ve çalışanları “İslam Dini “ önderi,bir din adamı değil, kamu görevlisidir ve memurdur.İslam Dininde  RUHBAN SINIFI ve DİN ADAMLARI SINIFI yoktur. Bu nedenle kamu görevlisi olmayan bir kişi bir dine üstünlük tanıyabilir, benimseyebilir. Ancak T.C.Devleti adına yukarıdaki açıklamayı yapamaz.Yapan kişi  görevini kötüye kullanmış olur. Bu röportajda (Diyanet İşleri Başkanlığının bütün faaliyetleri ve açıklamaları aynı yöndedir) Diyanet İşleri Başkanı bir kamu görevlisi ve memur olduğunu unutarak, kendisini “papazla” karşılaştırmıştır.Diyanet İşleri Başkanı imam,hoca,papaz gibi bir din adamı  vs. değildir. Başkan, bu ifadelerle bir kamu kurumunun başkanı ve memur olduğunu unutmuş gözükmektedir.Anayasa mahkemesinin  kararları, yasama,yürütme ve yargıyı bağlar. Anayasa Mahkemesinin dava dosyasında bulunan 1986/1 E.1986/26 Sayılı kararında belirttiği gibi; tarafsız ve bütün inançlara eşit davranmak zorunda olan Diyanet İşleri  Başkanı kendisini Sunni Hanefi sivil bir toplum örgütü lideri gibi görmekte,bir dine üstünlük tanımakta,İslam Dininin diğer dinlerden üstün olduğunu savunmakta ve bir din adamı gibi giyinerek,cüppeli ve sarıklı Televizyonlara çıkmakta ve basına açıklama yapabilmektedir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra 1928 yıllında, “Türkiye Cumhuriyetinin dini,dini İslam’ dır” hükmünün Anayasadan çıkarıldığını unutmuş gözükmektedir. Anayasa Mahkemesi 1970/53 E.1971/76 Sayılı kararında;

“Diyanet İşleri Başkanlığı ,dini bir teşkilat değil Anayasanın 154.maddesinde saptandığı üzere genel idare içinde yer almış idari bir teşkilat durumundadır ve bu teşkilata mensup kişilerde 154 madde de sözü geçen kanun ve dolayısıyla 154 madde hükmünce memurdur.”hükmünü vermiştir. Bu konuşmayı yapan kişinin bir memur olduğu düşünüldüğünde,”Anayasanın üstünlüğü ve Anayasa mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ilkelerini” ihlal ettiği görülmektedir.

c) Diyanet İşleri Başkanlığı müvekkilin talebini, Sünni-Hanefi inancına göre olumsuz yanıtlarken;”İslam’ın ve Alevilerin ibadet yeri camidir, Alevilerin ibadet yeri cemevi değildir.Cemevi ibadet yeri değildir” biçiminde  ifade etmektedir.

Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı bilimsel toplantılarda ve bazen propaganda amaçlı konuşmalarda  Alevi inancına saygılı olduğunu belirtmekte,uygulamada Alevileri,ibadet yerlerini,dini önderlerini yok kabul etmektedir. Osmanlı Sultanı 2.Mahmut, Alevi ibadet yerlerine Nakşi şeyhi atama politikası gütmüş,Alevi-Bektaşi önderlerini öldürtmüştü.Diyanet İşleri Başkanlığı ise bugün Alevi köylerine Cami yapmakta ve imam atamaktadır.Mahkemeye sunduğumuz belgelerde de görüleceği üzere,imamlara saz öğretmeyi planlamaktadır.Ayrıca Alevi köylerine giden doktor ,ebe,hemşire,öğretmen gibi kamu görevlilerini eğitmeyi planlamaktadır.Diyanetin fetva ve fermanlara dayalı Osmanlı politikasını başka bir şekilde devam ettirdiği görülmektedir.Türkiye Cumhuriyetinin laiklik politikası yerine Alevileri asimle etme politikası yürütülmesi Din ve Vicdan özgürlüğünün ihlalidir.

Diyanet İşleri Başkanlığı,  genel idare içerisinde yer alan bir kuruluştur. GENEL İDARE İÇERİSİNDE YER ALAN BİR KURULUŞUN, İPTALİNİ İSTEDİĞİMİZ MADDE DE BELİRTTİĞİ ÜZERE İSLAM DİNİNİ TERCİH ETMESİ, DEVLETİN BİR DİNİ TERCİH ETMESİ DEMEKTİR.BU DURUM AÇIKÇA ANAYASAYA AYKIRIDIR.

2) ATATÜRK MİLİYETÇİLİĞİ İLE İLKESİNE AYKIRILIK SAVIMIZ

a) Diyanet İşleri Başkanlığı mahkemeye verdiği dilekçelerde; Diyanetin kuruluş Kanunun Atatürk Milliyetçiliğine aykırı olmadığı ve belirtilen ilkeler doğrultusunda “Milletçe dayanışmayı sağladığını” ifade etmiş ve mahkeme tarafından bu görüş benimsenmiş ve aykırılık savımız ciddi bulunmamıştır.

Anayasa Mahkemesi kararlarında Atatürk Milliyetçiliğinin ne anlaşılması gerektiğini açıklanmıştır. Öncelikle bir hususu vurgulamak gerekir. Din, millet kavramının zorunlu unsuru değildir.Anayasanın 66.maddesi de bunu vurgulamaktadır.Buna göre,Hangi inançtan ve hangi etnik kökenden gelirse gelsin T.C vatandaşları Türk’tür.Türkiye Cumhuriyeti ile vatandaşlık bağıyla bağlı olan ister Ermeni,ister Kürt,ister Arap,Çerkez veya hangi etnik kökenden gelirse  gelsin Türk’ tür.Ayrıca, ister Müslüman,ister,Yahudi,ister Musevi,ister Alevi olsun vs. Türk’tür. Anayasaya göre devlet hizmet ederken, dolayısıyla D.İ.B. hizmet ederken bunlar arasında ayırım yapamaz. Vatandaşa eşit hizmet etmek zorundadır.633 Sayılı Kanunun 1.maddesi vatandaşlar arasında ayırım kaynağıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı da fiilen Anayasaya aykırı bu kanuna dayanarak vatandaşlar arasında ayrım yapmakta,yalnız Sünni Hanefi inancına mensup vatandaşlara hizmet etmektedir. Diyanet İşleri Başkanı yukarıya aldığımız açıklamasında ve dosyaya sunduğumuz belgelerde açık bir biçimde, İslam Dinini(Sünni- Hanefi) tercih ettiğini ve diğer inançlara yönelik hizmet yapmadığını kabul etmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı diğer inançlara hizmet yapmadığı gibi, diğer inançları ve özelliklede Alevileri, Sünni- Hanefi yapmak için din ve vicdan özgürlüğünü ihlal etmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığının bu tutumu ile Atatürk Milliyetçiliği anlayışına aykırı ve vatandaşlar arasında dayanışma değil ayrımcılık yaptığını göstermektedir. Bunu bir örnek ile açıklarsak, Emniyet Genel Müdürlüğü Türkiye Cumhuriyeti ile vatandaşlık bağıyla bağlı olan,gayrı Müslimleri,Kürtleri,Rumların güvenliğini sağlayamam diyemez.Çünkü hepsine hizmet etmek zorundadır.Vatandaşlar arasında etnik ve inanç bazında bir ayırım yapamaz.Türkiye Cumhuriyetiyle vatandaşlık bağı olan herkes birinci sınıf vatandaştır.Benzer şekilde Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü de,etnik temelde veya inançsal temelde bir ayırım yapamaz.İhtiyaç duyan yaşlılara,çocuklara hizmet etmek zorundadır.

Diyanet  İşleri Başkanlığı Kuruluş Kanunu bir inancı tercih etmesi nedeniyle Anayasa’nın 66. maddesinde tanımlanan milliyetçilik anlayışına aykırıdır..

b) Diyanet İşleri Başkanlığı “Alevi Bektaşilik adıyla farklı bir din kavramının ortayla atılması ve buna itibar edilmesi,milletimizin “tek ulus” anlayışını ve devletin üniter yapısını ciddi manada tehdit edeceği endişesini doğurmaktadır.” demektedir.Diyanet İşleri Başkanlığı Demokrasi kavramından habersizdir.Demokratik toplumda Anayasa Mahkemesi kararında da belirttiği gibi Belirli büyüklükte olan devletlerde dil,din,mezhep,ırk bakımından farklı toplulukların bulunması hem doğal,hem de bir olgudur.” Bunu anlamayan bir kamu kurumunun olması  düşündürücüdür.Bu yaklaşım Diyanet İşleri Başkanlığı’nın teokratik bir yaklaşım içinde olduğunu göstermektedir.Alevi inancı ile Sünni inancı teolojisi,ibadet yerleri,ibadet biçimi aynı  değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı devletin yargısı,güvenlik örgütü ve istihbaratı değildir. Alevilerin kendilerini ifade etmeleri camiye gitmemeleri; “”Milletimizin “tek ulus” anlayışını ve devletin üniter yapısını ciddi manada tehdit edeceği endişesini doğurmaktadır””  gibi tehdit içeren ifadelerle milleti oluşturan bir kesimi, mahkemeye verdiği dilekçe ile tehdit etmesi kabul edilemez.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti için en büyük tehlikelerden biri, dinin toplumsal yaşamın içine çekilmesi ve politikaya alet edilmesidir. Diyanet, dini kişinin vicdanına itmesi gerekirken,dinsel çözümleri  beşeri hukukun karşısına çıkarmaktadır.Diyanet sitesinde,yayınlarında,Alo Fetva Hattında,Diyanet İşleri Başkanının açıklamalarında toplumsal sorunların çözümü için dini kurallar önermektedir.Örneğin devlet içki üretimi yapmakta,diyanet günahtır demektedir,iki kadının tanıklığı bir erkek tanığa eşittir demektedir.(Diyanet sitesi) Vs. Bu gün Türkiye Cumhuriyeti için en büyük tehlike beşeri hukukun yerine dini hukukunun konulmasıdır.Diyanet bir kamu kurumu olarak,beşeri hukuk yerine, fetvalarında İslam hukukuna göre açıklamalar yapmaktadır. Diyanetin kuruluş amacıyla ilgisi kalmamıştır. Diyanet organizasyon ve denetimle ilgili görevlerini bir yana bırakmış ve vatandaşların bir kısmını ötekileştirerek Sünni inancına göre fetvalar vermekte ve   “din örgütlemesi” yapmaktadır. Diyanetin bütün açıklamaları ve yayınları bu savımız doğrulamaktadır.

Vatandaşların farklı inançta olması,ibadetlerin yapması demokrasinin gereğidir.Anayasanın 66.maddesi vatandaşların bir inanca bağlı olma şartını aramamıştır.Bütün vatandaşları bir inançtan yapmak için Diyanet İşleri Başkanlığının yürüttüğü faaliyetin dayanağı Anayasaya aykırılığı açık olan 633 sayılı yasanın 1.maddesidir. Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluşu ile ilgili kanun bu nedenle Anayasaya aykırıdır.

3) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütün siyasi görüş ve düşünüşler dışında kalması ;

Anayasanın 136.Maddesinde yer alan bu hükümle  kastedilen şey devletin (Genel idare içerisinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın) bütün  felsefi inanç ve düşüncelere aynı mesafede kalması gerektiğidir.Anayasa Mahkemesi konuyu çeşitli kararlarında açıklamıştır.”Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer.” (dava dilekçesine kararın bütünü alınmıştır)hükmünü vermiştir.Ancak  İptalini istediğimiz kanun maddesi  açık bir biçimde- İslâm Dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek,..” hükmünü içermektedir.

Yukarıdaki  açıklamalarımızda 633 sayılı yasanın 1.maddesi ve Diyanet İşleri Başkanının görüşleri incelenmiştir.Diyanet İşeri Başkanlığı bu açık duruma rağmen bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında olduğunu ileri sürmüş ve mahkeme Diyanet İşler Başkanlığının Anayasanın 136.maddesinde belirtildiği şekilde  “Bütün siyasi görüş ve düşüncelere aynı mesafede olduğu” kabul edilmiştir.Bu nedenle de Anayasaya aykırılık savımızı ciddi bulmamıştır.Bu mahkemenin kararının hukuksal olmadığını göstermektedir.

Mahkemenin bu yöne ilişkin kararı bile bozma için yeterli bir nedendir.633 Sayılı Kanun ve Diyanet İşleri Başkanlığının faaliyetleri açıklamaları bu kadar açıkken,mahkemenin savımızı ciddi bulmaması hukuki değildir.Çünkü Türkiye de yaşayan herkes Diyanet İşleri Başkanlığının Sünni Hanefi inancının (Her ne kadar Anayasal bir kuruluş olarak Anayasada düzenlense de) örgütü olduğunu ve bir sivil toplum örgütü gibi devlet bütçesiyle yalnız Türkiye de değil bütün dünyada  faaliyet yürüttüğünü bilmektedir. (belgeler dosyadadır)

Açıkladığımız nedenlerle bu ilke açısından da yasa açıkça Anayasaya aykırıdır.

4) Laiklik ilkesi doğrultusunda faaliyet yürütmek.

Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş kanununun 1.maddesi laiklik ilkesine aykırıdır.Konuya ilişkin Anayasanın 2.maddesi incelendiğinde bu açıkça görülecektir.                                         

T.C. Anayasası “MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir

1982 Anayasası 2. maddesinin gerekçesinde;

“ Demokratik rejimde, Laiklik ve Sosyal Hukuk Devleti  ilkelerine dayandığı belirtilmiştir. Demokrasi egemenliğinin millete ait olduğu bir siyasi rejimdir. Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen Laiklik ise her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlardan dolayı farklı muameleye tabi kalmaması anlamına gelir.”şeklinedir.

Anayasa Mahkemesi 1995/17 E, 1995/169 sayılı kararında Laiklik ilkesini ve devlet din ilişkisini açıklamıştır:

““Anayasal bir ilke olarak devletin değişmez niteliklerinden birini oluşturan laiklik, dinin siyasal olan dışında kalmasını amaçlayan bir devlet anlayışıdır. Laiklik, din düşmanlığı dinsizlik ya da dine karşı oluş değil, inanç özgürlüğüne saygıdan kaynaklanan ve dini, kişi özgürlüğünün enginliğine bırakan bir tutum ve davranış biçimidir.”

Yurttaşlar değişik dinlerden de olsalar, devlet kuşkusuz hepsine karşı aynı yakınlıktadır. Laik düzen içerisinde istediği dini seçmek kişinin özgürlüğüdür. Bunda hiçbir zorlama yapılamaz.

Yaygın, fakat yeterli olmayan tanımına göre laiklik: din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki yerleşmiş kararlarından da;

a) Dinin devlet işlerinde etkili ve egemen olmaması,

b) Aralarında ayrım gözetmeksizin bütün dinlerin anayasal güvence altına alınması,

c) Dinin bireyin manevi yaşamını aşarak, toplumsal yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde; kamu düzeni, güvenliği ve yararını korumak amacıyla sınırlamalar yapılması ve dinin kötüye kullanılmasının ve sömürülmesinin yasaklanması,                                               

d) Kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu sıfatıyla devlete, dinsel hak ve özgürlükler konusunda denetim yetkisi tanınması,

…..Bütün dinler laik devlet anlayışı içerisinde geçerli ve saygındır. Bu anlayışa dayanarak hiç kimse başkasının inancına ya da inançsızlığına da karışamamaktadır. “

Diyanet İşleri Başkanlığı Kanununun 1.maddesi  laiklik ilkesine aykırıdır.10 Nisan 1928 günü 1222 sayılı yasa ile Anayasamdaki “Türkiye Cumhuriyetinin dini, din-i İslam’dır” hükmü anayasadan çıkarılmıştır.Cumhurbaşkanı ve milletvekilleri yemin ederken söyledikleri “vallahi “sözcüğü” yerine “namusum üzerine söz veriyorum” cümlesine yer verilmiştir.1930 da imam hatip ve ilahiyat fakülteleri öğrenci bulamadıklarından kapatılmıştır.

”Atatürk’ün laiklik konusundaki politikası, bütün etkenleri hesaba katan usta bir politikadır.Din işleriyle toplum düzeni kesinlikle birbirinden ayrılırken,bu ayrım dine karşı bir baskı ile sonuçlanmadı.Amaç dini kişilerin iç dünyalarından dışarıya taşmayan bir inançlar bütün durumuna getirmek,onu toplum işlerinden ve toplumsal görevlerinden sıyrılıp vicdanlara itmekti.”(M.Soysal.Anayasanın anlamı.)

1945 Yılında başlamak üzere din siyasete alet edilmeye başlanmış ve gelişmeler Diyanet İşleri Başkanlığını bu günkü konumuna getirmiştir.Diyanet İşleri Başkanlığının bu dönemden sonra ki gelişimi incelendiğinde Atatürk’ün kurduğu amacın çok dışında ve devlet içerisinde devlet noktasına gelmiştir.(Bu konuda Genel kurmay raporları ve diğer belgeler mahkemeye sunulmuştur)

Diyanet İşleri Başkanlığı Kanunu ve Diyanetin etkinlikleri bireyin manevi yaşamını aşarak toplumsal ve kamusal yaşamı etkiler şekle dönüştürülmüştür. Yukarıya aldığımız açıklamalar ve diyanetin kamusal alanın içerisinde dini yorumlarıyla ve kadrolarıyla en etkin kurum haline geldiğini göstermektedir.Diyanet İşleri Başkanlığı 2002 yılı bütçesi 600 trilyondur. 2003 yılı bütçesi 774 trilyondur ve 12 bakanlığın(İç İşleri Bakanlığı,Bayındırlık Bakanlığı,Ulaştırma Bakanlığı,Tarım ve Köy işleri Bakanlığı,Orman Bakanlığı,Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı,Sanayi ve Ticaret bakanlığı,Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı,Dış İşleri Bakanlığı,Kültür Bakanlığı,Turizmi Bakanlığı ve Çevre Bakanlığı) bütçesinden fazladır.Bu durum Atatürk döneminde Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluş amacına aykırı yol aldığını göstermektedir.(bu rakamlar içerisinde vakıf ve yan kuruluşların geliri gösterilmemiştir) Ancak son gelişmeler Diyanet işleri Başkanlığı vasıtasıyla dini bütün kamusal alana taşıdığı ve devletin en büyük kurumu durumuna geldiğini göstermektedir.Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı  bugünkü haliyle laiklik ilkesine aykırı,toplumsal sorunların çözümü için pozitif hukuka aykırı,dinsel çözüm üreten genel idare içerisinde yer alan bir Sünni- Hanefi  kurum haline gelmiştir.

633 Sayılı Kanun vatandaşlar arasında ayırım yapmakta ve bir dini devletin bütün organlarının içine çekmektedir.Aşağıda Diyanet İşleri Başkanlığının Aleviliği tanımlamasına ilişkin bölümde bu durum tartışılacaktır.Ancak Anayasa Mahkemesinin Üniversitelerde Başörtü takılmasına ilişkin kararında;

“….Vicdan özgürlüğü, dinsel yaşamın gereklerini de kapsayan manevi değerlerle çevrilidir. Laiklik herkesin vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlüğüne saygılı olmasını da gerektirir. İnançların ayrı olmasının doğallığı , demokrasilerde düşünce ve inanç özgürlüğüyle doğrulanır; bu iki tür özgürlük birbirini tamamlar, güçlendirir ve birbirinin güvencesidir. Dinsel inancı ne olursa olsun insanların birlikteliklerini sürdürmeleri uygarlık gereğidir. Vicdan özgürlüğünü kimi simgelerle kullanılamaz, yararlanılamaz duruma düşürmek Anayasal ilkelere aykırılık oluşturur. “belirtmektedir

Vurguladığı  üzere Üniversitede başörtü takmanın Din ve Vicdan özgürlüğüne aykırılık oluşturduğu hüküm altına alınmıştır. Bu durumda Üniversitede bir dinin simgelerin kullanılması vicdan özgürlüğünün ihlali ise,kanunla bir inancın korunması, kanunla dinin devlet yönetiminin içine taşınması ve vatandaşların bir kısmını ötekileştirmesi din ve vicdan hürriyetinin ihlalidir.

Diyanet İşleri Başkanlığı Anayasanın 136.maddesinde belirtilen görevlerle ve yukarıya  Prof. Dr. M. Soysal ‘dan  yaptığımız alıntıda belirtilen amaçlarla sınırlanması zorunlu hale gelmiştir.Diyanet İşleri Başkanlığı bütün inanç ve düşüncelere aynı mesafede, eşitlikçi ve çoğulcu bir şekilde,görevinin düzenleme,denetimle sınırlandırılması ve inançların kendi kendini finanse etmesi,demokratik ülkelerdeki gibi inanç sahiplerinin ibadethane giderlerine gönüllülük esasına göre katılması gerekir.Yani Alevi,Hıristiyan,Musevi’den toplanan vergilerle bir inanç finanse edilmemelidir.Herkes kendi ibadet yerini kendi yapmalı ve giderlerini kendi karşılamalıdır.

Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki kanunun 1.maddesindeki düzenleme laiklik ilkesine aykırıdır. Mahkemenin bu savımızı ciddi görmemesi hukuka aykırıdır.

B) KANUN ÖNÜNDE EŞİTLİK İLKESİNE AYKIRILIK

633 sayılı kanunun 1.maddesi “Kanun önünde eşitlik” ilkesine de aykırıdır.Anayasa’nın 10.maddesi;

“MADDE 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” şeklindedir.

Anayasanın 10. maddesinin gerekçesinden  “……..insanın insan olması dolayısıyla doğuştan bir değeri ve haysiyeti vardır. Bu onun tabii bir hakkıdır. Bu hak dolayısıyla herhangi bir niteliğe veya ölçüye dayanılarak insanlar arasında ayrım yapılamaz. İnsanlar arasında kanunların uygulanması açısından da hiçbir fark gözetilemez. İnsanlar arasındaki eşitliğin temellerinden biri de böylece kanunlar önünde eşitlik ilkesi sağlar” biçimindedir.

TCK 175. maddesin iptali amacıyla açılan bir davada Anayasa Mahkemesinin verdiği karar , Anayasanın 10. maddesinin yorumuna açıklık getirmektedir. Anayasa Mahkemesinin 1986/11, 1986/26 sayılı kararında;

….Özgürlüklerle ilgili olarak Anayasada yer alan en önemli kavramlardan birini de yasa önünde eşitlik ilkesi oluşturmaktadır

……. Anayasanın kanun önünde eşitlik ilkesini getiren 10. maddesiyle güdülen amacın, aynı durumda bulunan kimselerin yasalarca aynı işleme tabu tutulmasını sağlamak ve yurttaşlara yasa karşısında dil, ırk, renk , cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplerle ayrımlı davranılmasını önlemek olduğu Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında vurgulanmıştır.

….Ülkemizde kimi din ve inançların cemaatleşme safhasına henüz gelmemiş olduğu gibi bir mülahaza ile dinler ve inançlar arasında ayrım yapılmasını haklı bir nedene dayandırmak mümkün değildir….” denilmektedir.

Anayasa Mahkemesinin 19992/22 E., 1992/40 sayılı kararında: “ …..Yasaların uygulanmasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasal düşünce , felsefi inanç, din ve mezhep ayrılığı gözetilmesi ve bu nedenlerle eşitsizliğe yol açılması Anayasa katında geçerli görülemez….”  görüşü vurgulanmıştır.

İptalini istediğimiz madde Anayasanın 10.Maddesi hükmüne açıkça aykırıdır.Vatandaşlardan bir kısmına açıkça ayırım yapmakta ve ötekileştirmektedir.Bu nedenle mahkemenin bu savımızı ciddi görmesi gerekirken dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmemesi hukuka aykırıdır.

C) Dava  dilekçemizde Anayasanın başlangıç hükümlerine,2.maddesinde Demokratik toplum düzenine,Temel Hak ve özgürlüklere ilişkin 11,12,13 ve Din ve Vicdan Hürriyetine ilişkin hükümlere aykırı olduğu belirtilmiş ve gerekçeleriyle ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır.Bu nedenle tekrardan kaçınıyoruz.Bu dilekçelerimizi aynen tekrar ediyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı iptalini istediğimiz işlemin dayanağı olarak 633 sayıl Kanunun 1.maddesini göstermiştir.Mahkeme de kararında 633 sayılı Kanunun 1.maddesini dayanak göstermiştir.Ancak mahkeme çok açık olan aykırılık iddiamızı  GEREKÇESİZ olarak red etmiş ve aykırılık iddiamızı ciddi görmediğini ifade etmiştir.

Mahkemenin açık aykırılığa rağmen kamu vicdanını rahatsız edecek bir karar vermiştir.Bu kararın hukuki bir dayanağı yoktur.Açıkladığımız nedenlerle Anayasaya aykırılık savımız açısından yerel mahkeme kararının bozulması gerekir

ESAS AÇISINDAN BOZMA İSTEMİMİZ

Davalı İdare Müvekkilin yaptığı başvuruya verdiği yanıtta;

“…Nizamnamenin bu hükmü çerçevesinde de, İslam dininin ibadetine mahsus ve usulüne uygun olarak açılmış cami ve mescitler dışında, cem ve kültür evinin 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri hakkında kanunun 1. maddesi uyarınca Başkanlığımız yönetimindeki ibadet yerleri kapsamında değerlendirilmesi mümkün bulunmamaktadır.” gerekçesi ile talebimiz red edilmiştir. Müvekkil vakıf Diyanet İşleri Başkanlığına tabi cemevi talebinde bulunmamıştır.Sorun cemevi ibadet yerimidir,değil midir ve ibadet yeri olup olmadığı konusunda kim karar verecektir.Devletin bir inancın ibadet yerini belirlemesi demokratik toplumda mümkün müdür.Dava konusu olan olayda Diyanet İşleri Başkanlığı ben bütün inançların ibadet yerini belirlerim mantığıyla hareket etmektedir. Bu anlayışa göre Diyanet İşleri Başkanı Hırıstıyan’ların, Budistlerin, Zerdüştlerin,  Alevilerin ibadet yerlerini belirlemede tek yetkilidir.Demokrasi olan bir ülkede devletin bu mantığı kullanması mümkün müdür sorunudur. Bu durumun Anayasa ve iç hukukumuzun parçası haline gelen ve temel hak ve özgürlüklerin başında yer alan Din ve Vicdan özgürlüğüne uluslararası sözleşmelere göre değerlendirilmesi istemidir.Anayasanın 90.maddesi  temel hak ve özgürlüklerle ilgili Uluslar arası sözleşmelerin kanundan önce uygulanacağı belirtilmiştir.

Mahkeme savlarımız irdelemeden Diyanet İşleri Başkanlığının görüşünü yeterli görerek  davamızı ret etmiştir.

1) İDARENİN İŞLEMİ HUKUKA AYKIRIDIR

Anayasa Mahkemesinin aşağıya aldığımız kararları ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşme hükümleri “din ve inanç özgürlüğünü” ayrıntılı düzenlemiştir.

Anayasanın 90.maddesi ;

“Usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir.Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.

USULÜNE GÖRE YÜRÜLÜĞE KONULMUŞ TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERE İLİŞKİN ULUSLARARASI ANDLAŞMALARLA KANUNLARIN AYNI KONUDA FARKLI HÜKÜMLER İÇERMESİ NEDENİYLE ÇIKABİLECEK UYUŞMAZLIKLARDA MİLETLERARASI ANDLAŞMA HÜKÜMLERİ ESAS ALINIR” hükmüne yer vermiştir.

Bu hükümle Temel Hak ve Özgürlüklere ilişkin sözleşmeler, İç hukukun ayrılmaz parçası haline getirilmiş ve “temel Hak ve özgürlüklerle” ilgili sözleşmelerin kanunlardan önce geldiği Anayasa ile  kabul edilmiştir..

Türkiye’nin taraf olduğu Uluslararası sözleşmeler açısında “din ve vicdan özgürlüğü” incelendiğinde şu hususların tespit edilmesi mümkündür.

a) Uluslararası Belgelerde Din ve Vicdan Özgürlüğü

““İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin Din ve İnanç Özgürlüğü’nü düzenleyen 18. maddesinde “Her insanın düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din ya da inanç değiştirme özgürlüğünü, din ya da inancın tek başına ya da topluca, açık veya özel biçimde, öğretme, uygulama, ibadet ve ayinlerle açığa vurma özgürlüğünü kapsar” denilmektedir.

BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesinin 18. maddesi Din ve İnanç Özgürlüğü’nü sözleşmeler düzeyinde zenginleştiren ve pekiştiren bir maddedir.

1981 tarihli BM Din ve İnanca Dayanan Her Türlü Hoşgörüsüzlüğün ve Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Bildirisi de din ve inanç özgürlüğünün korunması ve pekiştirilmesine önemli bir katkı oluşturmaktadır. Bildirgenin Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü başlıklı 1. maddesinde konu tartışılmayacak kadar açıktır.

“Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, bir dine veya dilediği bir inanca sahip olma ve dinini veya inancını kendi başına ve başkaları ile birlikte toplu olarak ve açık veya gizli bir biçimde ibadet etme, gereklerine uyma, uygulama ve öğretme yoluyla açığa vurma özgürlüğünü de içerir.

Hiç kimse dilediği bir din veya dilediği inanca sahip olma özgürlüğünü zedeleyecek bir zorlamayı maruz bırakılamaz.

Bir kimsenin dinini ve inancını açığa vurma özgürlüğü, sadece hukuken öngörülen ve kamu güvenliği, düzeni, sağlığı, ahlakı veya başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli olduğu ölçüde sınırlamalara tabu tutabilir.”

Düşünce, vicdan veya inanç özgürlüğünün içeriğini ayrıntılı biçimde düzenleyen 6. madde ise şöyledir.

“Düşünce, vicdan, din veya inanç özgürlüğü bu Bildirinin birinci maddesine uygun olarak ve birinci maddenin üçüncü fıkrası hükümleri çerçevesinde başka özgürlüklerin yanında, aşağıdaki özgürlükleri de içerir:

a) Bir din veya inanç ile bağlantılı olarak, ibadet etme veya toplanma ve bu amaç için gerekli yerleri kurma ve kullanma;

b) Gerekli vakıf veya insancıl amaçlı kurumlar kurma ve bunları işletme;

c) Bir dinin veya inancın törenlerine veya geleneklerine ilişkin gerekli araçları ve materyalleri yeterli ölçüde yapma, alma ve kullanma;

d) bu alanla ilgili yayımları yazma, yayınlama ve dağıtma;

e) Bir din veya inancın öğretimini, bu amaçlar için uygun yerlerde yapma;

f) Bireylerden ve kurumlardan gönüllü mali yardım vermelerini isteme ve alma;

g) Bir dinin veya inancın gerekleri ve standartları bakımından uygun olan liderleri yetiştirme, atama, seçme ve yeri alacak olanı belirleme;

h) Bir kimsenin dinin veya inancının kurallarına uygun olarak dinlenme günlerine ve bayram tatillerine ve törenlerine uygun davranma;

i) Ulusal ve uluslar arası düzeyde, din ve inanç konularında bireyler ve topluluklarla iletişim kurma ve sürdürme

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin tarafı alan Türkiye, hukuk ve uygulamalarını bu sözleşmeye ve sözleşme hükümlerini yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uyarlamak yükümlülüğü altındadır. Hükümleri üst hukuk normu niteliğinde olan Sözleşme bu nedenle özel bir öneme sahipti. Sözleşmenin 9. maddesine göre;

“Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.

Din veya inancını açıklama özgürlüğü, ancak kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağılın veya ahlakın, ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu olan tedbirle ve yasayla sınırlanabilir.””

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre din özgürlüğü, Sözleşmeye taraf devletlere iki tür yükümlülük getirmektedir: Yükümlülüklerden biri pozitif diğeri ise negatif niteliktedir. Pozitif yükümlülük, var olan dinlerin korunması, bu dinlere mensup olan kişilerin özgür biçimde ibadetlerini yerine getirebilmesini teminat altına alacak önlemleri alma yükümlülüğü demektir. Negatif yükümlülük ise müdahale etmeme yükümlülüğüdür. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, devletin pozitif yükümlülüğünün azınlıktaki din ve inançlar karşısında daha belirgin tavır alması gerektiğini belirtmektedir.

b) Türkiye: Uluslar arası Belgeler Işığında Bir Değerlendirme

Anayasa Mahkemesi kararları  uluslararası sözleşmeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları  “din ve vicdan hürriyeti” konusunda uyum içerisindedir.Şöyle ki;

“Din ve vicdan hürriyetinin tabi sonucu olarak, mevcut veya sonradan ortaya çıkabilecek dinler arasında ayrım yapılmamış, herhangi bir dine inanıp inanmamak vatandaşın özgür iradesine bırakılmıştır. Bu nedenle kişiler evrensel olsun olmasın, herhangi bir dine inanmakta Anayasanın 24/son maddesinde konulan genel sınırlamayı aşmamak kaydıyla serbesttir. Dini bir görüşte laik ilkelere ve düzene aykırı nitelik taşıyan, iman edilmiş inançlar da bulunabilir. Kişiler bu inançlar nedeniyle suçlanamazlar; Laik sisteme uygun düşünme ve iman sahibi olma zorunluluğu da yoktur (…) Sanıların inançla bağlandığı Yehova Şahitliği, ister müstakil in veya mezhep veya tarikat, ister dinsel topluluk kabul edilsin, herhangi bir görüş ve düşünce sistemidir ve itibarla Anayasanın teminatı altındadır.”  (Anayasa Mahkemesi 1986/11 Esas sayılı karar)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1993 tarihli Kokkinakis kararında, “9. maddede koruma altına alındığı şeklinle düşünce, vicdan ve din özgürlüğü Sözleşmedeki anlamıyla “demokratik toplumun” temel müesseselerinden birini oluşturur. Din özgürlüğü boyutunda ise, bu, yalnızca insanların hayat anlayışları ve kimliklerinin en önemli yapı taşlarını oluşturmakla kalmaz; aynı zamanda, tanrı tanımazlar, bilinemezciler, şüpheciler ve ilgisizler açısından da kıymetli bir şeydir. Burada demokratik toplumun ayrılmaz unsuru, yüzyıllar sonunda zorlukla gerçekleştirilen çoğulculuk söz konusudur” demektedir. (Kokkinakis judgement of 25 May 1993, Series A no260-A.p 17, para. 31-1 Aktaran Orhan Kemal Cengiz, Protestanların Türkiye’de Karşılaştıkları Hak İhlallerinin İnsan Hakları Hukuku Bakımından Değerlendirilmesi, Türkiye Protestan Kiliseler Birliği Yayını, 2002.)

İnsan Hakları Komisyonu Din ve İnanç Özgürlüğü raportörü Abdülfattah Amor, 30.Kasım !999 ziyareti ile ilgili raporunda din ve devlet ilişkisi ve din ve inanç özgürlüğü üzerinde durmuştur.Anayasa Mahkemesinin laiklik ilkesini yansızlık üzerine uyguladığını ve BM insanları içtihatlarına uygun olduğunu  belirttikten sonra,  “……Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla Müslümanların din işlerinin yönetimini doğrudan üzerine almıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı, İslam dini inanç, ibadet ve ahlaki ilkelerine ilişkin faaliyetleri yürütmek, halkı dinsel alanda bilgilendirme ve ibadet yerlerini yönetmek üzere kurulmuştur. Başkanlığın İslam’ın Hanefi mezhebi öğretisine göre yapılandırıldığı ve bu çerçevede faaliyetlerini yürüttüğü bilinmektedir. Bu yapılanmanın din ve vicdan özgürlüğü ile laiklik ilkesine aykırılığı açıktır. 1999 yılındaki inceleme ziyareti sonrasında hazırladığı Türkiye raporunda BM Din ve İnanç Özgürlüğü Özel Raportörü, bu durumu, tek bir İslam öğretisini yani İslam’ın Hanefi öğretisini iletmesi dolayısıyla Hanefilik lehine bir tavır alma olarak değerlendirmektedir.  (Ellmination of All Forms of Religious İntolerance-Situation in turkey, Fifth-fifth session)

 AHİM’İN diğer kararları da aynı yöndedir..

 “…Türkiye’ye benzer problemlerin yaşandığı Yunanistan, Ortodoks inancı dışındaki dinsel toplulukla getirdiği kısıtlamalar nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından defalarca mahkum edilmiştir…” Mahkemenin gerekçeli karar davamız açısından da örnek teşkil edecek niteliktedir.AHİM ‘nin, Müslüman cemaatin seçtiği müftünün görevine son verilmesi nedeniyle Bulgaristan’ın mahkum edildiği 26 Ekim 2000 tarihli Hasan ve Chaush kararında;

“Mahkeme, dini cemaatlerin geleneksel anlamda ve evrensel düzeyde örgütlenmiş yapılar olarak var olduklarını hatırlatır. Cemaatler, üyeleri tarafından kutsal telakki edilen kurallara uyarlar. Dini merasimlerin, ancak bu kurallara uygun olarak yetkilendirilmiş dini önderlerce idare edilmesi halinde bir anlam ve kutsal değeri olabilir (…) Dini topluluğun örgütlenmesi söz konusu olduğunda, 9. maddede örgütlü yaşamı koruma altına  alan 11. maddenin ışığında yorumlanmalıdır. Bu perspektiften bakıldığında, cemaatin keyfi devlet müdahalesine uğramaksızın, fonksiyonlarını barışçı bir biçimde yerine getirebilmeyi ummak hakkı vardır. Gerçekten de dini cemaatlerin özerk bir biçimde varolması, demokratik bir toplumda çoğulculuk ilkesinin onsun almaz bir parçası ve bu nedenle de, 9. madde tarafından sağlanan korumanın can damarını oluşturmaktadır. “ (Av.Selahattin Esmer “Alevilik ve Günümüzde Sorunları”-“Din ve Vicdan Özgürlüğü” adlı makalesinden alınmıştır)

c) Diyanet İşleri Başkanlığı Genel İdare içerisinde yer alan ve Anayasanın 136.maddesine göre kurulan bir kurumdur.Yukarıya aldığımız  sözleşmelerde de hüküm altına alındığı gibi “Herkes düşünce ve vicdan özgürlüğüne sahiptir. Bu hak,bir dine veya dilediği bir inanca sahip olma ve dinin veya inancın kendi başına ve başkaları ile birlikte toplu olarak ve açık ve gizli bir biçimde ibadet etme gereklerine uyma,uygulama ve öğretme yoluyla açığa vurma özgürlüğüne sahiptir.” Anayasa Mahkemesinin Yehova Şahitleri ile ilgili verdiği aşağıyı aldığımız kararında da bu durum aynen ifade edilmiştir.

d) Yukarıdaki açıklamalarımız ışığında durum değerlendirildiğinde;Aleviliğin ne olup olmadığını, ibadetin yerinin neresi olduğu ve nasıl ibadet edeceklerini yalnızca Alevilerin belirlemesi, Anayasa ve uluslararası insan hakları sözleşmelerin hükümlerinin gereğidir. Genel İdare içerisinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığının inancı,ibadet biçimini,ibadet yerini tanımlaması mümkün değildir.Anayasa mahkemesi konuya ilişkin bütün kararlarında benzer ifadelerle; “Laik devlette herkes dinin seçmekte ve inancını açığa vurabilmekte,tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir.Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır.Laik toplumda herkes istediği dine ve inanca sahip olabilir.” denilmektedir.Diyanet İşleri Başkanlığı Anayasanın verdiği görevini aşarak ve “Din ve Vicdan Özgürlüğü” ilkesini ihlal ederek kendisini alevi olarak tanımlayan vatandaşların dinini,ibadet yerini ve ibadet şeklini belirlemeye çalışmakta,Alevilerin ibadet yeri olmayan camiye götürme konusunda köylerinde cami yapmakta,Sünni imam atamaktadır.

Diyanet İşleri Kuruluş Kanunu iptal gerekçemizde Din ve Vicdan Özgürlüğü ayrıntılı açıklandığından tekrardan kaçınıyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığının Alevilerin ibadet yeri ve ibadetleri konusunda belirleme yetkisi yoktur. Herkes inancını ve ibadet yerini ve ibadet şeklini kendisi belirler.Bu nedenle  “cemevinin” ibadet yeri olmadığına ilişkin Diyanet İşleri Başkanlığı yazısı açıkça hukuka aykırıdır.

Mahkeme yukarıda ayrıntılı olarak belirttiğimiz açıklamaları değerlendirmemiş ve Diyanet İşleri Başkanlığının  yazısını aynen tekrarlamıştır. Aşağıda açıklayacağımız üzere,iptal talebimizde “677 Sayılı yasanın 1.maddesinde Cemevinin ibadet yeri “ olduğunu belirterek dava açmadık.Ayrıca 633 sayılı yasanın 1.maddesine göre “cemevi ibadet yeridir” iddiamız da olmamıştır. Dünyanın hiçbir yerinde kanunla ibadet yeri belirlenmez.Hukuki ve fiili olarak bu konuda kanun çıkarılması ve  çıkarılan bir kanunun uygulanması mümkün değildir.Yukarıda da belirttiğimiz gibi genel idare içerisinde demokratik bir toplumda bir din veya inancın olması veya tanımlanması mümkün değildir.

CAMİ VE MESCİT Alevilerin ibadet yeri değildir. Alevilerin ibadet yerini belirleme yetkisinin Alevilere olduğu, geçmişte Şeyhülislamların,bugün ise Diyanet İşleri Başkanlığının Alevilerin ibadet yerini belirleyemeyeceğini,bu konuda tek karar verme yetkisinin bu inancı yaşayanların olduğunu ifade ettik.Alevilerin ibadet yerini neresi olduğu konusunda Diyanet İşleri Başkanlığının belirleme yetkisi olmadığı gibi,mahkemelerin,Üniversitelerin vs. belirleme yetkisi yoktur.Bu konuda üniversitelerce yapılacak araştırma somut durumun fotoğrafını çekmektir.

Bu nedenle 633 sayılı yasa kapsamındadır gibi bir ifademiz  ve talebimiz yoktur. Ancak Mahkeme açıkça Anayasaya aykırı olan 633 sayılı yasanın iptalini Anayasa Mahkemesine götürme yerine gerekçesiz bir biçimde talebimiz ret ederken,  ”İbadet yeri olarak kabul edilmesi  ve anılan statü tanınması, ancak, bu konuda yasal düzenleme yapılmasına bağlı bulunmaktadır” diyerek,Türkiye’nin taraf olduğu Milletler arası sözleşmelere ve Anayasanın üstünlüğü ilkesi gereği Anayasanın 2,10,11,12,13, 24, 25,136, maddelerine göre karar vermekten çekinmiştir.Aşağıda açıklayacağımız üzere Diyanet İşleri Başkanlığının Alevilere ilişkin ve mahkemenin kararında “Alevi Bektaşiliğe dair kültür etkinliklerinden zikir,niyaz,tevhit,miraç lama gibi bölümlerden oluşan ayinlerin yapılıp nefeslerin söyleyip,semahların dönüldüğü mekanlar olup ibadet yeri olarak kabulüne olanak bulunmadığı savı Alevilere hakarettir.Geçmişte eski bir bakanın, “cemevi, cümbüş evi” ifadesiyle aynıdır.Bu kavramların bir kısmı Alevilere ait değildir.Kaldı ki Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları incelendiğinde zikir,niyaz,tevhit, miraçlama, semah dönme kavramlarını ibadet kabul etmektedir.Bu kavramları kültürel etkinlik olarak tanımlayana henüz rastlamadık. Mahkeme bu kavramları “ALEVİLERİN KÜLTÜREL ETKİNLİĞİ” olarak tanımlamıştır.Bu nedenle Kavramları kısaca açıklamak istiyoruz.

ZİKİR: Sözlük anlamı; anma, söyleme, sözünü etme anlamını taşımaktadır. Dinsel anlamı ise;

a) Tarikat, yol törenlerinde tanrının adını anma ve yineleme,

b) Tarikat, yol törenlerinde Hak-Muhammet-Ali yada on iki imam adlarını  söyleme.

SEMAH: Cemde on iki hizmet sıralamasında yer alan, cem ve Muhabbet toplantılarında müzik eşliğinde yapılan kutsal dans,

DEVRAN/DEVİR: Devir öğretisini konu edinen, insanın sonsuz gerçeklikten gelip,değişik aşamalar geçirdikten sonra yine oraya varacağını anlatan şiir.

CEM AYİNİ: Alevilerin-Bektaşilerin cemaatle birlikte yaptığı,ibadet olarak algıladığı kutsal tören,

NİYAZ:Tarikat, yol ulusuna,büyüğüne,yada tarikatla,yolda bir makamı temsil eden şeye,yere ve bunlar aracılığıyla Tanrıya yalvarma,yakarma biçiminde uygulanan bir ibadet,

TEVHİT:

a) Bütün varlık türlerinin tanrıda bir olduğuna inanma, tanrıdan başka varlık tanımama,Tanrının birliği,

b) Alevilik-Bektaşilik törenlerinin temel kurallarından biri durumunda olan,Tanrının birliğini,Ali’nin Tanrının velisi olduğunu vurgulayan ve cemlerde müzik eşliğinde söylenen şiir;

MİRAÇLAMA :

a) Hz. Muhammet’in miraç yolculuğunu ve dönüşünde Kırklar Meclisi’ne katılışını anlatan mistik anlatı.(Bu anlatının Sünni anlatıdan tamamen farklıdır)

b) Bu anlatı sırasında dönülen semah.

VAHDETİ MEVCUT: Varlığın birliğini, var olan olduğu için bir var edenin bulunduğunu, var olanların varlığını tanrının varlığını kanıtladığını savunan tasavvuf anlayışı ya da felsefesi,

VAHDETİ VUCUT: Varlığın birliğini, var edenle var edilenin bir olduğunu, var edenin varlığı nedeniyle, varlıkların varlaştığını savunan tasavvuf anlayışı, ya da felsefesi

MAHKEME BU KAVRAMLARI KÜLTÜREL ETKİNLİK OLARAK TANIMLAMIŞTIR. Bu kavramlarla kültür ilişkisi tarafımızdan anlaşılamamıştır. Bu kavramların tamamı inanç ile ilgilidir.

C) DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINI SAVLARI ALEVİLERİN “DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİNİN” İHLALİDİR. MAHKEMENİN KARARIDA ALEVİLERİN DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİN İHLAL ETMEKTEDİR.

Mahkeme davada taraf olan Diyanet İşleri Başkanlığını BİLİRKİŞİ kabul etmiştir. İptalini istediğimiz işlemin tarafı Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Davada taraf olan Diyanet İşleri Başkanlığının görüşleri doğru kabul edilecekse o zaman yargılamaya gerek yoktur. Yani somut olayda Diyanet İşleri Başkanlığı hem taraf, hem de bilirkişilik yapmıştır.Hukukumuzda hem işlemin tarafı ,hem de bilirkişi olmak kabul edilmemiştir.

Mahkemenin sorunu pozitif hukuka göre çözmesi gerekir. Mahkeme Pozitif Hukuka göre, yani Anayasa ve Uluslar arası sözleşmelere göre sorunu irdelemekten kaçınmış ve Alevilerin inançsal kavramlarını sosyolojik ve teolojik bir araştırma yapmadan “kültürel etkinlik “ olarak tanımlamıştır. Bu davada Diyanet İşleri Başkanlığının görüşünü doğru kabul etmiştir.Oysa Diyanet işleri Başkanı bile bu yasanın,hatta faaliyetlerinin Anayasaya aykırı olduğunu bilmektedir.Aktüel Dergisinin 20 temmuz 2006 tarihli sayısında Aktüel’in sorusuna verdiği yanıt bunu vurgulamaktadır.Diyanet İşleri Başkanı;

Aktüel: “Niteliği ne olursa olsun dini inançların bir kamu kurumu tarafından doğrudur yanlıştır diye nitelendirilmesini, din özgürlüğü açısından sakıncalı görüyor musunuz?

O, İŞİN HUKUKİ YÖNÜ. AMA BEN BURADA BEN DİYANET İŞLERİ BAŞKANI OLARAK KONUŞUYORUM. EĞER BİR YARGI KURUMUNUN BAŞKANI OLSAM KONUYA FARKLI BAKABİLİRİM. BENİM GÖREVİM DİNİ DOĞRU BİLGİSİ ÇERÇEVESİNDE KONUŞMLAKTIR. BEN NAMAZI DEĞİL,CEM AYİNİN İBADET OLARAK GÖRÜYORUM DİYE BİRİNE BEN BİR İLAHİYATÇI DİYANET İŞLERİ BAŞKANI OLARAK BU SÖYLEDİĞİM DİNİ BİLGİ AÇISINDAN YANLIŞTIR DERİM.AMA DİN ÖZGÜRLÜĞÜ AÇISINDAN BAKILIRSA KONU HUKUKU VE SİYASETİ İLGİLENDİRİKRİ O ZAMAN O İNSANIN İNANÇLARINA MÜDAHALE HAKKI YOKTUR.BİZ CAMİNİN YANINDA CEMEVİNE KARŞI DEĞİLİZ,YETERKİ ORASININ BİR İBADETHANE OLDUĞU DÜŞÜNÜLMESİN VE CAMİYE ALTERNATİF OLARAK GÖRÜLMESİN.”

Diyanet İşleri Başkanı kendisini din işlerin başı görüyor. Demokratik ve laik olduğunu iddia eden bir ülkede bu ifadeleri bir kamu görevlisinin söylemesi Türkiye’nin karşısında bulunduğu tehlikeyi göstermektedir. Cevaba cevap dilekçesinde bu konu ayrıntılı açıklanmıştır.

 Diyanet İşleri Başkanı kendisinin, “AMA DİN ÖZGÜRLÜĞÜ AÇISINDAN BAKILIRSA KONU HUKUKU VE SİYASETİ İLGİLENDİRİR Kİ O ZAMAN O İNSANIN İNANÇLARINA MÜDAHALE HAKKI YOKTUR.” İfadesiyle Din ve Vicdan Özgürlüğünü ihlal ettiğini kabul etmektedir. Yani DEMOKRATİK BİR ÜLKEDE BU MÜDAHALEYİ YAPAMAYACAĞINI KABUL EDİYOR. Mahkemeye Diyanet İşleri Başkanlığının Alevilerin inancına müdahale ettiğini belirterek başvurduk. ANCAK YARGI HUKUKİ BİR GEREKÇE BULMADAN, BU AÇIK İHLALİ GÖRMEKTEN KAÇINMIŞ ve bu ihlali kararıyla desteklemiştir.

Bu karar ile Mahkeme Diyanetin hukuka aykırı tanımlarını kabul etmiş ve Demokratik, laik ve hukukun üstünlüğü ilkelerine aykırı karar vermiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı bütün dilekçelerinde Sosyolojik ve teolojik gerçekliğe aykırı savlar ileri sürmüştür. Diyanet İşleri Başkanlığı 1980 yılında yoğunlaşan bir tutumla Aleviliğin kavramlarını tahrif etmiş, Alevilere Baskı yapmış ve Alevileri Sünnileştirmek için “Din ve vicdan Özgürlüğü” ilkesini hiçe sayarak müdahale etmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı bu saldırıları Alevi İnancının esasına yapmış ve mahkeme bu saldırıyı görmezlikten gelmiştir. Şöyle ki,

1) CEMEVİNİN İBADET YERİDİR.

Diyanet Mahkemeye verdiği dilekçelerinde; “Cem evinin İslam Dininin ibadet yeri olmadığını, bu nedenle korumadan yararlanmadığını” savunmuş MAHKEMECE BU SAV BENİMSENMİŞTİR.Bu kararla DİYANET FETVASI doğru kabul edilmiş ve mahkemece Anayasa ve milletlerarası sözleşmelere göre tartışılmamıştır. Mahkeme hangi yasal dayanakla Sünni Hanefi mezhebinin görüşünü doğru kabul ederek, ALEVİLİĞİ YOK KABUL ETMİŞ tarafımızdan anlaşılamamıştır. Mahkeme yalnızca hukuk normlarına göre hareket eder. Kaldı ki Mahkemenin Kabulünün aksine Diyanet İşleri Başkanı Kırkbudak Dergisinin 3.sayısında ,

BAKIN ŞİMDİ. HİÇ BİR ZAMAN CEMEVİNDE YAPILAN İBADET VE ONLARIN İBADET SAYDIĞI RİTÜELLERİN, AYİNİN, NİYAZIN KINANDIĞI VARİT DEĞİLDİR. NE DİYORUM CEMEVLERİ YAŞATILMALI, CEMEVLERİNDEKİ CEM AYİNLERİ TÖRENLERİ NİYAZLARI YAŞATILMALIDIR.” (aynı dergi) Diyanet İşleri Başkanlığı Alevilerin cemevinde ki ritüellerini ibadet saymışken,mahkeme hangi gerekçeyle ritüelleri ibadet saymamıştır. Bunu mahkemenin gerekçesinde açıklaması gerekir. Mahkeme bu konuda da gerekçe yazmaktan kaçınmıştır.

Diyanet İşleri Başkanı hem cemevinin ibadet yeri olduğunu hem de içerisinde yapılanın ibadet olduğunu belirtmektedir.Mahkemeye ise; “ tarihi sürece bakıldığında zikir, semah, devran, cem ayini vb. ayinlerin cami ve mescitlerde yapılmasına hiçbir dönemde izin verilmediği, bununla birlikte tekke, dergah ve zaviyelerde de cemaatle namaz kılınmadığını, bilakis tekke, zaviye ve dergahların yanında cemaatle namaz kılmak için bir cami ve mescit bulunduğu görülecektir.”  şeklinde beyanda bulunuyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı mahkemeye verdiği dilekçede, tam aksine görüşle tarihsel gerçeklikle bağdaşmayacak şekilde Alevilerin ibadet yerinin cami ve mescit olduğunu ve Hacı Bektaş Külliyesinin içerisinde cami olduğunu iddia etmektedir. Aleviler tarihin hiçbir döneminde CAMİYE VE MESCİDİ ibadet yeri kabul etmemişlerdir. Cami ve mescit Sünni ve Şia inancının ibadet yeridir. Cevaba cevap dilekçemizde örnek olarak verdiğimiz, Şeyhülislamın ve padişahların katli vaciptir fermanlarına rağmen Camiye ve Mescide gitmemişlerdir.Diyanet İşleri Başkanlığının Hacı Bektaş külliyesi içerisinde cami bulunduğu iddiası ise yalandır ve çarpıtmaya yöneliktir. Şöyle ki;

B) HACI BEKTAŞ KÜLLİYESİ İÇERİSİNDE  CAMİ İDDİASI

Diyanet İşleri Başkanlığı davaya cevap dilekçesinin 7 no.lu bendinde Hacı Bektaş Velinin Türbesinin içinde cami olduğunu, Alevilerin camiye gittiğini ve namaz kıldığını ifade etmiştir.Kendisini dini kurum olarak tanımlayan Diyanet İşleri Başkanlığı (Diyanettin Atatürk’ün kurduğu Ulus Devletinin kurumu ile ilişkisini kalmadığı ve bu nedenle dinsel bir kurum olduğu bizce de kabul edilmektedir) bu konuda açıkça gerçeğe aykırı beyanda bulunmaktadır.

Hacı Bektaş Veli Külliye içindeki cami 1834 yılında 2. Mahmut Döneminde yapılmıştır. Kadı TahirEfendi’nin ünlü fetvasını Şeyhülislam geleneğinin devamı olduğunu iddia eden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bilmemesi mümkün değildir. (bu fetva dosyadadır) Bir kamu kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın  bu açık fetvalara rağmen mahkemeye gerçeğe aykırı beyanda bulunması düşündürücüdür.

Bu konuda Padişah ll. Mahmud’un emri dosyadadır. Bu iki belge bu Alevi ve Bektaşilerin namaz kılmadıkları, oruç tutmadıkları gerekçesiyle, Osmanlı Padişahları ve şeyhülislamların Alevi ve Bektaşiler için “katli vaciptir” fetvaları verdiğini ve ibadet yerlerine el konularak Nakşi şeyhlerine tahsis edildiklerini göstermektedir. Bu dönemde Alevi ve Bektaşi Dergahlarına Alevi olmayan Nakşi Şeyhleri tarafından  cami yapılmıştır.Hacı Bektaş Veli Külliyesinde de bu şekilde cami yapılmıştır.Ancak bu camilere hiçbir zaman Aleviler gitmemiştir.

8 Temmuz 1826 yılında Topkapı Sarayında Ağalar Camiinde toplanan meclis, Padişah ll. Mahmut tarafından kafesten izlenmiştir. Toplantıyı Şey-hul İslam Tahir efendi açmış ve Bektaşilik suçlandıktan sonra mecliste bulunan çeşitli tarikat şeyhlerine “Bu makule kişiler için ne dersiniz” diye sormuştur. Osmanlı din ulemasının söyledikleri davaya cevaba cevap dilekçemizde incelenmiştir.(Dosyaya belge olarak sunulmuştur).

“ Bektaşi ruesasında (ileri gelenlerinden) Kıncı Baba dedikleri mulhid (dinden dönen) ile İstanbul Ağasızade Ahmetin ve Salih adındaki uygunsuzun oruç tutmadıkları, namaz kılmadıkları şena’atından (çirkinliğinden) başka sözleri ile de kafir olduklarını herkes bilir. Tatifleri vaciptir dedi”

Yasincizade Efendi ise: “Bektaşilerin habisane (çok kötü” söz ve hareketlerinin şahıs-be-şahıs üzerine sabit olması lüzum yoktur.Bunları siyaseten (öldürmek süretiyle) cezalarının icrası caizdir dedi.”(Bedri Noyan Bütün yönleri ile Bektaşilik Alevilik 5. cilt sf:3)

Yavuz döneminden başlamak üzere şeyhülislamlar ve Osmanlı padişahları Alevilerin namaz kılmadıklarını, oruç tutmadıklarını belirterek katliam fermanları yayınlanmıştır. Hatta Yunus Emre’nin şiir ve nefeslerini okuyanların katli vaciptir fermanları verilmiştir.Bu kadar açık olan bu durumda Genel İdare içerisinde yer alan Kamu kurumu gerçeğe aykırı beyanla Alevilerin ibadet yerinin cami olduğunu ve Alevilerin namaz kıldığını ifade edebilmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı Alevi-Bektaşi inancıyla ilgili ileri sürdüğü bütün savlar gerçeği yansıtmamaktadır. Bu Diyanettin Alevi teolojisi ile ilgili ileri sürdüğü savları kısaca tartışmak istiyoruz.

C) ALEVİ KAVRAMI

1) Diyanet İşleri Başkanlığı” Alevi” kelimesi ile Hz. Muhammet’in damadı ve 4. Halife Hz. Ali’ye bağlı olan “Bektaşi” kelimesi ile de, 677 sayılı kanunla kaldırılmadan önce Bektaşi tarikatına mensup olan ve Hacı Bektaş Veli’nin Tasavvufi yolundan gidenler ifade edilmiştir” ifadesini kullanmıştır.

Bu ifadenin de gerçekle ilgisi yoktur.Bütün bilim adamları (ön yargılıların dışında) Anadolu’da yaşayan ve kendisini Alevi olarak tanımlayan kesimin Arap kültüründe belirtilen Alevilik kavramı ile ilgisinin olmadığını kabul etmektedir. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığı da Diyanet sitesinde Diyanet mahkemeye verdiğinin aksini ifade etmektedir. Şöyle ki;

“ Alevilik kavramı, Kızılbaşlık, Çepni, Tahtacı, Bektaşi vb. grupları ifade etmek amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Aleviliğin şemsiye kavramı olarak kullanılması yeni bir olgudur. Alevilik kavramının arka planında ağırlıklı olarak Kızılbaşlık vardır. Bugün bile zaman zaman, Alevilik ile Bektaşiliğin farklı olduğu dile getirilmektedir.” (Prof. Dr. Hasan Onat- Bütün Yönleri ile Alevilik S1: 349)

Bütün bilim adamları bugün ülkemizde kullanılan Alevilik kavramının Arap kültüründe kullanılan ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın davaya  cevapta belirttiği  “ Alevilik” açıklaması ile ilgisinin olmadığını kabul etmektedir.

Prof. Dr. Hasan Onat aynı yazısında;

Kelime anlamı olarak Alevilik, “Ali’ye, Ali’nin soyuna mensubiyet” demektir. Ancak biz, bu haliyle kullanmıyoruz…”

Aleviliğin şu andaki Alevi- Bektaşi kavramı ile kullanımına baktığımızda ondokuzuncu asrın sonlarından itibaren özellikle Osmanlı İmparatorluğunun yıkılış sürecinde ittihat ve Terakki ile birlikte ön plana çıkan bir kullanış biçimidir….”

“Dolayısıyla Anadolu’daki, Alevilik, Şiilik değildir…” demektedir.

Prof. Dr. Hasan Onat’ın yukarıda ifade ettiği gibi Alevilik- Bektaşilik kavramını Arap kültüründe ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın belirttiği kavram içerisinde değerlendirmek mümkün değildir. Alevilik-Bektaşilik 19. yy. sonlarında Kızılbaşlık, Rafızilik, Kalenderlik, Haydarilik, Çepnilik, Bektaşilik, Hurufilik, Işık (Bedrettin’i) gibi batini  inanç sistemlerinin üst kavramı olarak kullanılmıştır. Alevilik kavramı,ilk kez bugünkü anlamıyla 1926 yılında Baha Sait tarafından Türk Yurdu Dergisinde kullanılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı resmi İnternet sitesinde Sönmez Kutlu;

“İslam’ı benimseyen Türk boylarının bir kısmı yerleşik hayata geçen, bir kısmı ise konar göçer hayat yaşayanlardan oluşmaktadır. Bu iki kesim arasında sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel yapı bazı gerçeklikler  söz konusudur. Birinciler, uzun zamandan beri yerleşik hayata geçtikleri için okuma yazma bilen, kitabı kültürle tanışmış şehirleşmiş Türklerdir ve kurumsal olarak İslam’a göre yaşamaktadırlar. İkinciler ise, yerleşik hayata geçmemiş ve geçmede gecikmiş, bunun bir sonucu olarak sürekli yer değiştiren İslam’ın temel kaynaklarından öğrenebilme fırsatı olmayan kitabı kültürden uzak Türk boyları oluşturmaktadır. Bu kesim eski örf, adet, gelenek ve inançlarını İslam inancıyla uzlaştırmak suretiyle yaşatmaya çalışmışlardır. Bunun için de dini metinlerin yorumlanmasında batini yorumu benimsemişlerdir” demektedir. (Sönmez Kutlu aynı yazı)

Gerçekten de Aleviler, Sönmez Kutlu’nun belirttiği şekilde İslam’ın bazı kavramlarını benimsemekle birlikte, kendi eski inançlarını Anadolu’da yeniden harmanlayarak özgün bir inanç yaratmışlardır. Sönmez Kutlu devamla;

“Alevilik- Bektaşilik geleneği son derece dinamiktir. Sosyolojik olarak yaşayan bu gelenek yazılı ve sözlü kültürle canlılığını sürdürmektedir. Konar- göçer hayat yaşayan Türk boyları, İslamı Ahmet Yesevi, Yunusun Hikmetleri ve Hacı Bektaş’ın hikmetli sözlerinden oluşan sözlü kültür yoluyla öğrenmiştir. Bu sözlü kültür, dedeler yoluyla nesilden nesile aktarılmıştır. Bu konuda şairler ve ozanlar, deyişler, şiirler. İlahiler ve nefesler adıyla önemli ürünler vermişlerdir. Yerleşik hayata geçtikçe, bu sözlü gelenek kitabı kültüre dönüşmeye başlamıştır.” demektedir. (Adı geçen yazı)

Sönmez Kutlu, bu açıklamadan sonra, Aleviliğin özgün ve Diyanetin Sünni İslam’ıyla ilgisi olmadığını belirtmesi gerekir. Ancak bunu yapmıyor. Diyanet ise cevabında İnternet sitesindeki görüşünden farklı olarak tamamen gerçeğe aykırı propaganda niteliğinde bazı popülist düşünceler ileri sürüyor.

Aleviler, Aleviliği Şöyle açıklamaktadır;

“Alevilik bir çok din, inanç, öğreti ve kültür mirasının Anadolu’da uzun bir süreçte, değişik Sosyo - Ekonomik ortamlarda yeniden yapılmasıyla kendi kendine yaratmış, bağdaştırmacı (senkretik) sezgici (gnostik) ve kamu tanrıcı (panteist) bir inanç sistemidir.

‘Her ey Eşittir ve birdir’ anlayışıyla, doğada evrende var olan varlıkların birliği (vahdet-i mevcut) felsefesini savunan Alevilik, toplumsal ve tarihsel bir olgu, bu gerçeklik olup, ona tek bir din aya da inanç yapısı içinde düşünmek ve yorumlamak olanaklı değildir.

Alevi felsefesi, maddi olan “ben” ile ideal olan “ben”  arasındaki ilişkinin tasarımını yapar ve açıklanmasına çalışır. Kabul ettiği hoşgörü, hümanistlik (insancıllık) ve “her şeyde birlik” arayışı ona dinler üstü bir kimlik kazandırdığından da evrenseldir.

Sünnilik (ortodoksi) ‘ilm-i ilahiyi, öbür dünyayı, ümmetçi bir toplumu, kaderciliği ve dogmatizmi esas alırken; Alevilik ‘ilm-i İnsan’ı bu dünyayı, sosyal toplumu, geliş, değişim ve eşit bölüşümü esas alan ve ‘insan’ı” merkeze koyan bir inanç ve öğretidir.

Varlığı ‘varolma’ durumuna getirenin akıl ve bilinç olduğunu kabul eder.

Gerek bir inanç olarak, gerekse ibadet biçimi yönleriyle Sünnilikten farklıdır. İbadet biçimi olarak kabul ettiği ‘cem’i ‘cemevleri’ınde yaparlar, camiye  girmezler, Diyanet İşleri Başkanlığı’ ınca atanmış maaşlı din adamları yoktur, böyle bir istemleri de yoktur.

Alevilik, tanrıyı, evreni ve insanı kendince algılama ve yorumlama biçimidir.”

Bütün Aleviler kendilerini bu tanım içerisinde değerlendirirler.Bu metin ABF metinlerinden alınmıştır.

Bu nedenle, Alevilik, Arap kültür ve inancına karşı Anadolu halkının  inancıdır. Diyanet, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş, Yunus Emre’nin ve diğer batıni ozanlarının nefes ve şiirleriyle inancın şekillendiğini belirtiyor.(Diyanet sitesindeki açıklamalar dosyaya belge olarak sunulmuştur) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın belirttiği şekilde Batıni ozanların şiirleriyle Aleviliği teolojisini ve Alevilikte Allah-Muhamet-Ali üçlemesini açıklamak istiyoruz.

D) ALEVİLİKTE TANRI ANLAYIŞI

Alevilik ve Sünnilikte Tanrı Anlayışı temelde bir farklılık göstermektedir.Alevi ozanların Şiir ve deyişleriyle açıklamadan önce Doç. Dr. Ayhan Yalçınkaya’nın bu konuda ki görüşünü dilekçemize almak istiyoruz.

“Birincisi”, ”Teist” dediğimiz yaklaşımdır.Tanrıcı yaklaşım ki yine kökü “Teo” dan gelir.Bu inanç “İnsani varlıklarla herhangi bir şekilde, örneğin peygamberler aracılığıyla ilişki kurma gereksinimini sürekli taşıyan bir tanrının varlığını şart koşar.” Tanrı Dünyayı ,insanları yaratmıştır ve sürekli müdahale eder,sürekli düzenler,sürekli peygamberler gönderir...Aleviliğin tanrısının bu olmadığı kesin.

“...Aleviliğin tanrı kavrayışını besleyen diğer yaklaşıma da kısaca değinmek zorundayız,oda “panteist” yani “tüm tanrıcı”,”kamu tanrıcı” anlayıştır...Çünkü Panteizmin tanrısı aşkın,bildirdiğimiz anlam da aşkın bir tanrı değildir.Bu evrende var olan bütün varoluşsal biçimlerin,bu biçimler arasında ki ilişkilerin tümü, bizahiti bu ilişkisellik o tanrısallığın ta kendisidir.Yani,benim, varoluşumla tanrısal var oluş arasında herhangi bir uçurum,bu fark yok”” (Doç. Dr. Ayhan Yalçınkaya. Bütün Yönleri ile Alevilik.Sf.33-34)

Bu bakış açısı Alevi ozanlarca da şiirlerde ifade edilmiştir.

Sünni ve Şia İslam’ında  “ Tanrı bütün varlıkların yaratıcısıdır. Yerde gökte ne varsa onundur. Tanrı dışında kalan bütün varlık türleri ister canlı ister bitki olsun yaratılmıştır. Tanrı dışında ne varsa er-geç yok olacaktır. Tanrı sonsuzdur, doğmamıştır, doğurmamıştır, eşi benzeri daha yoktur. Tektir. Bütün olup,bitenleri görür. Bilir, duyar, tanır, kavrar.

İnsan, Tanrının bir kuludur. Tanrı, insanların benzersiz ve eşsiz bir sultanıdır, rahibidir.” (İsmet Zeki Eyüboğlu) (Benzer ifadelerle aynı düşünceler Diyanet İnternet sayfası)  ifadelerle açıklamaktadır.

 Oysa Alevilikte insanla tanrı arasında katı uçurum yoktur.

“Bir ben vardır bir de benden içeru”

 veya,

 “İster idüm Allah’ı bildüm ise ne oldu

Aglarıdum dün-ü gün güldüm ise ne oldu

İrenler meydanında yuvarlanır top idim

Padişah cevganında kaldum ise ne oldu

İrenler sohbetinde deste kızıl gül idüm

Açıldum ele geldüm soldum ise ne oldu

Alimler Uylemalar medresede buldusa

Ben harabat içünde buldum ise ne oldu

İşit Yunus’ı işit yine deli oldu hoş

İrenler manisine taldum ise ne oldu”

Yunus’un şiirinde tanrıyla arasındaki uçurum kalkıyor ve Yunus aradığını kendinde buluyor. Dışa çıkarma, varlığının sınırlarını aşma gereğini duymuyor. Yani tanrı Yunus’ta eriyor.

Yunus, Tanrıyla polemik yapıyor.

“Sen ezelde beni ası yazasın

Toldurasın aleme avazesin”

Yunus, insanın elinde olmadan alnına yazılan yazılar nedeniyle insanın suçlanmasını kabul etmiyor. Çünkü Yunus’a göre suç özgür insan tarafından işlenebilir.

“Rızkınu yiyup seni aç mı kodum

Ya yiyup oynuni muhtaç mı kodum”

Veya

“Geçmedimi intikamun öldürüp

Çürütüp gözüme toprak doldurup”

İnsanın kul olmasını, tanrının insana yaptığı şeyin doğru olmadığını ifade ediyor. Yunus da tanrı, başka bir yerde değil, kendisinin en yakın ve bütünleşenidir. Vücudunun yarısıdır. Yunus, tanrıya mal ettiği şeyler nedeniyle eleştiri yapıyor. Yani Yunus, bir kul değildir.Bağımsız,kamil ve özgür bir insandır.

“Hak Cihana doludur, kimsene hakkı bilmez

Anı sen senden iste o senden ayrı olmaz”

Yunus bu şiirinde tanrının evrende,insanın özünde olduğunu ifade etmektedir.Yani tanrı-insan ilişkisini vurgular.

Başka bir şiirinde;

“Bin cihana gelmeden maşuk ile bir idim

Kuluvallah sifatlu bir bi-nişan nur idüm”

(Ben evrene gelmeden önce sevilen ile birdim,özümüz birdi,”söyle tanrı birdir” niteliğini taşıyanla görülmez, anlatılmaz bir ışıktım ben..)

Yunus’un bu tanrı anlayışını Diyanet kabul ediyorsa sorun yoktur.

Alevilerde ve batıni inançta, insan ve tanrının bir olduğu başka ozanlarca  da şiirde,beyitte,ilahide nefeste  ifade edilmiştir. Birkaç örnek verilirse, Alevilerin en büyük ozanlarından Seyit Nesimi;

“Mansur Enelhak söyledi

Haktır sözü hak söyledi”

Türkçeye çevrilirse, “Mansur ben tanrıyım dedi, bu sözü doğrudur. Çünkü bunu hak söyledi” demektedir.

Nesimi bir başka beyit tinde;

“Adem düğeli Hak oldu bilgil

Mescid-i hakkıyla secde kılgıl”

(Artık iyi bil ki insan Tanrı oldu. Sen de gel, gerçekten önünde eğilmek gerekenin önünde eğil)

Nesimi bazı şiirlerinde daha açık bir biçimde,

“Ademde tecelli eyledi Allah

Kıl Ademe secde olma gün-rah”

(Allah insanda görüldü,insan kılığında karşımıza dikildi,artık sen de yolundan sapma,gel insanın önünde eğ il,insana tap..)

Alevilerin ulu ozanlarından ikisi Tanrı ve insan ilişkisini bu şekil ifade etmiştir. Şiirlerdeki Tanrı anlayışı bellidir. Diyanet İşleri Başkalığı, Sünnileştirme politikası gereği Mahkemeye yanlış bilgi vermesi düşündürücüdür. Bu husus da Alevilerin Tanrı-İnsan ilişkisine örnek olmak üzere Azmi Baba, Edip Harabi ve çağımızda yaşayan Aşık Hüdayi’ye ait 3 şiir dosyaya sunulmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı yukarıdaki anlayışı kabul ediyorsa sorun yoktur. Ancak, Diyanet İşleri Başkanlığı kendi inancını yaşamak, inancın merkezine “ insanı” koyan-kutsayan Alevilere müdahale ederek Alevi inancını yozlaştırmaktadır.

Diyanet, Alevi felsefesini “şeriata” göre ele almak ve yorumlamak için bütün yöntemleri kullanmaya kararlı gözükmektedir. Diyanet’in kabul ettiği Allah, Muhammet, Ali ile Alevilerin Allah-Muhammet-Ali üçlemesi arasında benzerlik yoktur.İki kesim tamamen farklı algılamaktadır.

Alevilik, insan sevgisini esas alır ve tanrıyı insanlaştırır. Onun bilinmezi insandır, her şeyi insan da arar. “Her ne ararsan kendinde ara” “Kendini bilen Allah’ı bilir” tümcesiyle inancını ve felsefesini açıklar. Bektaşi ve nazenin kamil insandır. Bu inanca göre Allah, Muhammet, Ali tek bir nurdur. Alevi Bektaş’i felsefesinde insan olgunlaşa olgunlaşa Allah’a varır. Özüne döner, bütünleşir. Bu konu çok açıktır.Aşağıya alacağımız Alevi inancı ve felsefesini açıklayan deyişler ile Diyanet İşleri Başkanlığı  anlayışı arasında benzerlik bulunmamaktadır.

“Çünkü bildik aslımız, evvel biziz, ahir biziz

İptidayız, intihayız, batı(n)u zahir biziz”

dizeleri “biz aslımızın ne olduğunu sezinledik. Biz evrenin başlangıcıyız, sonuyuz. En başız, en sonuz, görünen ve görünmeyen biziz” demektedir. Alevilik “ölüm” kavramı yerine “hakka yürüdü” kavramını kullanır. Alevilik, olgunlaşmanın doruğuna kamil insanı koyar ve insan olgunlaşınca tanrıyla bütünleşir. Bu durumun tersi ise aşağılanmak yani bencilleşmektir. Kişi olgunlaşmalı ve bencilliğini yenmelidir. Olgunlaşan insan aynada Ali’yi ve dolayısıyla Tanrıyı görür. Yani kendisini görür.

“Ayine tuttum yüzüme.

Ali göründü gözüme”

Hilmi Dedebaba, Yunus, Mansur ve Nesimi’den farklı düşünmemektedir.

Yani “Alevilikte her şey haktır. Ancak her şey haktan değildir.”

Aleviler bu nedenle, “insanın kendi yüzünden başka oluşan bir başka tanrı yüzünü” kabul etmezler. Çünkü, Alevi inancında “insanda gövde bulan doğruca tanrıdır.” Alevilerde bu nedenle yalnız dedelere (yani insana) secde edilir. Ali Ulvi baba;

“Dıdar-ı haktır işte

Sıdk ile gel niyaz et

Divara secde etme

Girme vebale ya Hay”

 Edip Harabi

“Divare karşı secde

Etmek bize ne hacet

Bizim namazımızda

Allah imamımızdır”

Edip Harabi başka şiirinde;

“Tıpkı bana benzer Edip Harabi,

Sen anı ziyaret eyle her zaman”

Bütün Alevi ozanlarında aynı vurgu yapılır.

Bu nedenle Aleviliğin “Şeriat kapısının” Sünni şeriatla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Alevilik, şeriatı kendi yol uluları ve kurallarına uymayı ifade eder, kesinlikle dogmatik değildir. Bu husus Hacı Bektaş Veli , “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” deyişiyle ifade etmiştir. Bilimsel olmayan hiçbir şeyi  Alevi felsefesi ve inancı kabul etmemiştir. Aleviler tarih boyunca bu nedenle bütün yenilikler kabul etmiş,çağına uymuştur.

E) DEVRİYE KAVRAMI

Diyanet, Aleviliğin “Devriye” kavramını anlamamıştır. Daha doğrusu anlamasını da Aleviler beklememektedirler.

Alevilikteki  “ insan ruhunun kaynağı olan hak’tan ayrılıp gene ona dönünceye değin geçirdiği olaylara “devir” ve bunu açıklayan görüşe “devriye kavramı” denir.

Alevi inancında ruh ölümsüzdür. Ruh yaşamdır. O büyük enerji var olan her canlıda kendini gösterecek ve en son olarak da kamil ve olgun insanda kendini gösterecektir. Bu nedenle de cenet ve cehennemi kabul etmez. Yunus’un şiirlerinde bu durum vurgulanır.

 “Bin kabe yegrektir.

Bir gönülü ziyaret” demektedir.

Aşık Hüdayi’nin:

“Hak deyip haka  döneriz

Cennet için dövünmeyiz” dizeleri ve aynı şiirinde “Ölüm ölür biz ölmeyiz” dizesi bu durumu vurgular.

Bu açıklama Alevilik ile Diyanet İşleri Başkanlığının tanrı kavrayışlarının farklı olduğunu göstermektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan yukarıya aldığımız, ekte verdiğimiz şiirlerdeki ,tanrı ve insan bütünleşmesini kabul etmesini beklemiyoruz.Ancak, Alevi inancıyla Sünni inancın temel farklılıklar taşıdığını kabul etmesi gerekir.İki inancın ortak öğeleri olmasına rağmen,tamamen farklı bir teolojisi vardır.Yukarıya aldığımız Diyanet sitesinde yayınlanan Sönmez Kutlu’nun da ifade ettiği gibi Türkmenler eski inançlarını,”İslam’ı kabul ettikten sonra da” korumuşlar ve diğer inançlarla birleştirerek Anadolu’da harmanlamışlardır.

F) DÖRT KAPI KIRK MAKAM

Bu açıklamadan sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ileri sürdüğü  “4 Kapı” üzerinde durmak istiyoruz.

- “Şeriat kapısı

- Tarikat Kapısı

- Mağrifet Kapısı

- Hakikat Kapısı’dır.

Her kapının on makamı (basamak) vardır. Bu kapılar bir bakıma “Sır Perdeleri” gibidir. Alevi “Sırrı Hakikatine erişmek” için bu “dört kapıdan” ve “kırk makam”dan geçmek gerekir. Hakikat Kapısı’nın onuncu makamında kişi, Sırr-ı Hakikate erişir. Bu makam kişinin “Yaradan içinde erimesi” halidir.

Şeriat Kapısı’nın müritlerine “Beloğlu” denir. Ve Alevilikte şeriat; günlük toplumsal yaşamda insan ilişkilerinde bireyin yapması / uyması ya da yapmaması gereken pozitif ve negatif yükümlülükleri ifade eder. Sünnilikte anlaşıldığı gibi akait ve amelle ilgili değildir.  Daha ikinci kapıda da bu zorunluluk ortadan kalkar. İkinci kapı Tarikat Kapısı’dır. Tarikat yol demektir, bu kapının müritlerine “Yoloğlu” ya da seven dost anlamına gelen “Muhip” denir. Bu kapıda İslam İnanışı’nın bütün öğeleri terk edilir. Üçüncü kapı Marifet kapısıdır, bu kapının müritlerine “Derviş” denir. Bu kapıda dervişlere Yaradan ile yaratılanın birliğinin anlamları öğretilir. Dördüncü kapı “Hakikat” kapısıdır. Hakikat Kapısı kamil insan derecesidir. Bu kapının müritlerine “Baba” denir. Bu kapıda insan-ı kamil Yaradan ile bütünleşmiştir.”  (ERDOĞAN ÇINAR- ALEVİLİĞİN GİZLİ TARİHİ ///Sf: 69-70)

Diyanet İşleri Başkanlığı cevabında “Alevilikteki dört kapının”  “insanı Allah’a ulaştıran İslam prensibi” olarak belirtmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı yukarıya dilekçe kapsamında ele alabildiğimiz bu Alevi felsefesini  mahkemeye yanlış aktarmıştır.

Yukarıda belirttiğimiz Diyanet işleri Başkanlığının cevap ve diğer dilekçelerinde belirttiği Alevilik Diyanet İşleri Başkanlığının Alevilik anlayışı ile, Aleviler Aleviliği anlamaları tamamen farklıdır. Bu nedenle Aleviliğin TEOLOJİSİ ile Diyanetin anlayışları tamamen farklıdır.

Alevilerin davalı Diyanetin İslam anlayışı ile bir ilgisi yoktur. Bu nedenle Aleviliğin ibadeti ile Sünni İslam’ın kabul ettiği camiye ve mescide ibadet için gitmezler. Onlar padişah ve şeyhülislamların katliam ve fermanlarına rağmen cami ve mescide ibadet için gitmemişlerdir. Onların tek ibadet yeri cemevidir.  Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı fetvaları yalnızca Sünni inancına sahip vatandaşlara yöneliktir. Alevileri bağlamaz. Alevilerin ibadet yerini mahkemenin bu çerçevede değerlendirmesi gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti Demokratik ve laik bir devlettir.2001 Yılında başlayan süreç antidemokratik mekanizmaları ortadan kaldırmıştır. Çağdaş Demokrasilerde Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum yoktur. Bu gün Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’nin Demokratikleşmesinin önündeki en büyük engeldir. Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla bir kısım vatandaşları ötekileştirmiştir. Alevilere baskı yapmakta, köylerine cami yapmakta, zorla Sünni İslam inancı öğretilmektedir.Devletin bir kurumu bir inancı ve ibadet yerini yok sayarak bütün hukuka aykırı yöntemlerle,yok saydığı inançtan kestiği vergilerle camiye götürmeye çalışmaktadır.

Otoriter sistemlerde olduğu gibi aleviler Diyanet fetvalarıyla camiye gönderilemez. AHİM KARARLARI, ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI, ANAYASA HÜKÜMLERİ, ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER AÇIKTIR. BU KARARLAR İDARE MAHKEMESİNİ VE YÜRÜTMENİN İÇERİSİNDE OLAN BÜTÜN KURUMLARI BAĞLAR. Milyonlarca Alevi’ye sizin ibadet yerini cami ve mescittir diye bir karar verilemez. Diyanet İşleri Başkanı Aktüeldeki açıklamasında kendisinin ilahiyatçı ve Diyanet İşleri Başkanı gibi düşündüğünü,ancak hukukçuların kendisi gibi düşünemeyeceğini ve Alevilere Müdahaleyi Din ve Vicdan Özgürlüğü ihlali olduğunu ikrar etmişken, mahkemenin aksi yönde karar vermesi hukuka aykırıdır.

Bu nedenle Mahkemenin verdiği bu karar açıkça hukuka aykırıdır. İptal kararı verilmesi gerekirken, davamızın reddinin yasal bir dayanağı yoktur.

 İSTEM VE SONUÇ               

Yukarıda açıkladığımız nedenlerle DURUŞMALI yapılacak temyiz incelemesi;

a) Anayasaya aykırılık savımız açısından yerel mahkeme kararının bozulmasına,

b) Yerel mahkeme kararının esastan bozulmasını karar verilmesini saygılarımla dilerim.31.07.2006

Davacı vekili

Av. Hıdır Özcan

…………………………………………………………

(Kızılbaş Dergisinde bölümler halinde yayınlanmıştır)