Murat Küçük: Alevilik İslamiyet İçerisindedir

Tarihte ve günümüzde Aleviler hakkında süregelen temel tartışma Müslüman olup olmadıklarına ilişkindir. Çoğu Sünni ve Şii Ulema’nın bilinen fetvalarına son yıllarda Aleviler arasında yaygınlık kazandığını gözlemlediğimiz “Alevilik İslam dışıdır” iddiası eklenmekte. Bu iddianın savunucuları İslam öncesi çağlardan kalma inanç motiflerini Aleviliğin İslam dışı bir inanç olduğunu ispat amacıyla yorumlamaktadırlar. Kimi değerlendirmelerde cem ayinlerinin Şaman törenlerinin etkilerini taşıdığı, kimi değerlendirmelerde ise eski Anadolu halklarının bereket törenlerinin İslam perdesi altında sürdürülmüş hali olduğu belirtilmekte.

Örneğin Hitit kaya kabartmalarında gözlemlediğimiz müzik aleti çalan ve dans eden insan figürleri delil olarak gösterilmekte. Çorum yakınlarındaki Hattuşa’da Hititlerin Oniki Tanrı’sını konu edinen kaya kabartmasının “oniki imam” inancının kaynağı olduğu öne sürülmekte. Ayrıca Hacı Bektaş Veli, Sarı Saltık, Baba Mansur gibi evliyalara ve hatta Hz. Ali’ye atfedilen doğaüstü özelliklerin eski çağ tanrılarının İslam perdesi altında cisimleşmesinden başka bir şey olmadığı bu nedenle de Alevilerin İslam sayılamayacağı vurgulanmakta.

Tarih boyunca Müslümanlıklarını sorgulayan ulemaya karşı kendilerini savunan, türlü önyargı ve dışlanma ile karşı karşıya kalan Alevi Dedeleri ve Aşıklar, şimdi aynı iddiaları farklı zaviyeden de olsa kendi çocuklarından duymak zorunda. Dün Allah’a şirk koşmak olarak yorumlanan kültürel farklılıklar, bugün kimi Alevi yazarlar ve kanaat önderleri tarafından İslam dışılığın delili olarak önlerine konuluyor.

Peki Aleviler gerçekten Müslüman değiller mi? İnançlarında yer alan İslam öncesi motifler onları İslam dairesinin dışına çıkartır mı? Hakkaniyetle yanıtlanması gereken soru budur. O halde sözü dönüp dolaştırmadan yanıtlarımızı sıralayalım.

Allah’ın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed’in (S.A) Allah’ın Elçisi olduğuna ve ahiret gününe gönülden inanarak sıdk ile kelime-i şehadet getiren herkes Müslüman’dır. Kuran’da farz kılınan namaz, oruç ve hac da İslam’ın şartlarındandır ancak nasıl yerine getirileceği konusunda Aleviler; Sünnilerden ve Şiilerden farklı bir yaklaşım içerisindedirler.

Namaz Allah’a hüsnüniyet ile ibadettir. Kuran’da “salat” olarak geçer ki Allah’a dua ile ibadet etme anlamına gelir. Aleviler temiz niyetle yapılan her ibadetin Hakk katında makbul olduğuna inanır ve cemlerinde “cemal cemale halka namazı” kılarlar.

“Oruç” nefsine hakim olmak, “zekat” toplumsal dayanışma, “hac” gönül kırmamaktır. Kabe’yi inkar etmez Aleviler. Velakin Allah’ın Kuran’da yer alan: “Ben Arş’a Kürs’e sığmadım, müminlerin kalbine sığdım” sözünü hatırda tutar, hakikatte her türlü mekandan münezzeh Cenab-ı Hakk’ın, manevi anlamda müminlerin kalbinde olduğuna inanırlar. O yüzden de “Gönül Beytullah’tır” denir. İnsan’a duyulan saygının özünde bu inanış yatar. Yunus Emre’nin:

 

“Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil,

Yetmiş iki millet gelse,

Elin yüzün yumaz değil”

 

Dizeleri hikmetini bu inanıştan alır.

Peki yazımızın girişinde sözünü ettiğimiz Asya’nın derinliklerine veya Anadolu’nun pagan çağlarına uzanan inanç izlerini ne yapacağız? Bu izler Alevilerin Müslümanlığına halel getirir mi? Daha somut olarak sorarsak, evliyalara -güvercin donuna girip uçmak, duvar yürütmek, ateş üzerinde yürümek gibi- doğaüstü özellikler atfetmek Allah’a “şirk” koşmak mıdır?

Hayır! Aslolan niyettir. Evliyalara yönelen Alevi o mucizelerin Allah’ın izniyle gerçekleştiğine inanıyorsa Müslümandır. Türbeyi ziyaret ederken orada yatan evliyaya Allah diye tapmıyorsa –ki tapmıyor- Müslümandır ve Müslümanlığına halel gelmez. Niye halel gelmez tekrar değineceğiz ve “Hakk’ı ademde bulma”, “Hakk’ı Ali’de görme” veya “mürşidini Hakk bilme” kavramlarını detaylıca ele alacağız. Ama daha önce, eski çağlardan kalma inanç izleri bahsine biraz daha yoğunlaşalım.

Her toplum atadan dededen miras aldığı pek çok şeyi İslam’a taşımıştır. Şirk koşmadıkça Allah’ın rızasını kazanır hepsi. Eğer taşıdıkları İslam’ın özüne aykırı değil ise onu zenginleştiren birer güzellik olarak İslam tarihine, geleneğine ve kültürüne dahil olur. Biraz olsun tarih ve sosyal antropolojiyle ilgili her insan kültürler arasındaki etkileşimlerin doğallığını kabul eder ve aralarına kesin sınırlar koymaya kalkmaz. Eski manalarını yitirse de her dilde, kültürde ve ruhta yaşamaktadır geçmiş kuşaklardan devralınan kültür. Sünni Müslüman kardeşlerimizin de kültürel anlamda İslam’a taşıdıkları inanç motifleri vardır. İslam’ın özüne aykırı değilse İslam geleneğine dahil olur tümü. Ve eğer istenirse, sevgiden uzak bir yaklaşımla aynı motiflere bakarak, Sünni İslam da Şii İslam da “İslam dışı” olarak görüp gösterilebilir.

Basit bir örnek! İslamiyet’in sembolü, ayın ilk hali “hilal”in tarihsel kökleri İslam öncesi Ortadoğu medeniyetlerine ulaşmaktadır. Mezopotamya’da Sümerlerde ayın kutsallığına inanılırdı. Bugün aynı coğrafyada Necef’in, Bağdat’ın camilerini süslüyor hilal. Ama sadece Bağdat’ın değil bütün İslam dünyasının camilerini süslüyor. Buna bakarak o camileri İslam dışı mı ilan edeceğiz şimdi? Elbette ki hayır.

Bir başka örnek. Hz. İbrahim’in inşa ettiği Kabe İslamiyet öncesi çağlarda çok tanrılı Arap kavimlerinin ortak tapınağıydı. Her kavim sırayla bakımını üstlenirdi. Mekke fetholunduğunda Hz. Ali, Hz. Muhammed’in (S.A) mübarek omuzlarına basıp yukarı çıkmış, orada bulunan putları kırarak Kabe’nin İslam aleminin en kutsal mekanı olması yolunda ilk adımı atmıştır. Hz. İbrahim’den bu yana Kabe’ye yönelişteki niyet kişinin İslam olup olmadığını belirler. Bir insan Kabe’ye orada bir zamanlar varolmuş putlara ilahlık atfederek yönelirse Allah’a şirk koşmuş olur ve İslam dışıdır. Allah’a inanarak yöneliyorsa hacceder, Müslümandır. O halde aynı kural Müslümanların kutsal saydığı diğer mekanlar için de geçerli sayılmalıdır.

Aynı şekilde Hz. İbrahim’den günümüze ulaşan Kurban geleneği de insanlık tarihinin kökleri çok tanrılı devirlere uzanan bir adetidir. Çok daha önceleri insanlar tanrılara kurbanlar adıyorlardı. Bugün Sünni veya Alevi, bütün Müslümanlar kurban kesiyorlar ve kimsenin aklına onun eski çağlardaki manası gelmiyor. Görülüyor ki binlerce yıl önce Mezopotamya kültürlerinde varolan tanrılara kurban adama geleneği, tek tanrılı dönemde Allah’a kurban adama olarak devam etmiş. Demek ki çok tanrılı dönemlerin geleneği İslamiyet’e dahil olmuş. Şimdi buna bakarak kurban geleneği İslam dışıdır diyebilir miyiz. Elbette hayır. İslam’ın ruhuna uygun bir geleneğe dönüşmüş çünkü.

Sonuç olarak hilal, Kabe ve kurban gibi pek çok sembol, mekan ve geleneğin İslam öncesi Ortadoğu kültürlerinde tarihsel kökenleri bulunabilir. Eski çağ halklarının inançları birbirlerini etkileyerek dini gelenekleri yaratmış ve bu gelenekler sonraki kuşaklara devredilerek İslam uygarlığını zenginleştirmişlerdir.

Aynı olgu İslam dünyası içinde doğup gelişmiş Alevilik için de geçerlidir. Türk olsun, Arap olsun, Kürt olsun, Arnavut olsun Alevi toplulukların İslam inancında, İslam öncesi inanç motifleri vardır ve bu motifler İslam’ın özüne aykırı olmadıkça o toplumları İslam dışı kılmaz. Alevilik içerisinde Hitit uygarlığından, Şaman inancından, Zerdüşt inancından ve daha başka inançlardan izler bulunabilir. Ama biliyoruz ki Hitit törenleriyle Şaman adetleriyle aynı anlamı ve amacı paylaşmıyor Alevi cemleri. Aleviler o cemlerde Allah’a ibadet ediyorlar. Bu izleri birer zenginlik olarak selamlar ve bu konularda bilimsel, kültürel, arkeolojik çalışmaları destekleriz. Ama bu izlere bakarak kimi Alevilerin kendi kendilerini “İslam dışı” nitelemesi doğru değil. Ne demişti yıllar evvel Toroslar’ın Türkmen Ozan’ı Musa Eroğlu:

“Benim Müslümanlığımı kimsenin sorgulamaya hakkı yok! Benim Allah’ım Peygamber’im var, benim Ehl-i Beyt’im var. Ama bir yandan da Şaman gibi yaşıyorum, Zerdüşt gibi yaşıyorum, Brahman gibi yaşıyorum! Bu da benim zenginliğimdir. Her petekten bal almışız. Delil örneğine dönelim! Ateş bizde kutsaldır, güneş kutsaldır. ‘Ay Ali, Gün Muhammed’ diyoruz. O halde biraz Zerdüşt’üz biz. Dağlarda ulu ağaçları, kayaları, suları kutsal biliyoruz biraz Budist’iz, Brahman’ız biz! Zenginiz biz. Elbette Müslümanız ama bu zenginliğimizle inanıyoruz Tanrı’ya. Edip Harabi’ler, Seyyid Nesimi’ler deyişlerinde, teşbihlerinde zaman zaman en iğneli sözleri söylemişler Tanrı’ya. Ama sonunda ‘yine Sensin’ demişler. Yine Sensin, yine Sensin! Bu sevgiyi bu aşkı silemezsin aşığın yüreğinden.” (Cem, Ocak 1999)

O halde hangi akılla ve hangi hakla Hakk-Muhammed-Ali yolunu İslam dışı ilan edebiliriz. Aleviler İslamiyeti “kendi yürekleriyle” sevmiş, tarihten taşıyıp getirdikleriyle kaynaştırmışlar. Sadece Aleviler mi? Cümle Müslüman halklar kendi yürekleriyle sevmiş. Arap Yarımadası’nda farklı, Pakistan’da farklı, Arnavutluk’ta farklı, Afrika’da farklı renklere bürünmüş İslam. O coğrafyalarda binlerce yıldan bu yana varolmuş edebiyatla, sanat ve müzikle farklı ekollere, seslere, görünümlere kavuşmuş. Dinin özüne aykırı olmadıkça İslam kültürünün bir parçasıdır hepsi de. İslam dünyasının, olanakları yeterince fark edilmeyen zenginliğidir bu. Ve eğer İslam dünyasında çoğulcu, demokratik bir kültür gelişecekse bu farklılıkların kabulü ve farklı inanç anlayışları arasında diyaloğun inşası ile gerçekleşecek.

Tarihten günümüze kültürler arası etkileşimin güzelliğini göremeyen köktendinci İslamcılar işte bu zenginliğe savaş açıyorlar. Katı bir mantıkla tasavvufu İslam dışı ilan ediyorlar örneğin. Onlara göre Mevlana da “İslam dışı” ve her türlü sufi ekol ya Yunan fitnesi ya Yahudi komplosu! Ve böyle düşünerek farklı kültürlerde çiçeklenen hikmeti İslam’a cem eden tasavvuf erlerine karşı şiddete başvuruyorlar. Hepsi şiddet yanlısı demek istemiyorum ve şiddete başvurmadıkları sürece fundamentalist dindarların da diledikleri gibi inanmaya hakları olduğunu düşünüyorum. Ancak kimi köktendinciler işte bu mantıkla tasavvufu “küfür” ve “şirk” olarak gördüklerinden Afganistan’da Pakistan’da, İran’da saçını uzatıyor, şarap içiyor, dans edip ilahiler söylüyor diye masum dervişlerin kanına giriyor, gündüz vakti insan avına çıkıyorlar.

Daha uzak coğrafyalarda, Afrika kültürüyle kaynaşmış İslamiyet’in kültürel anıtlarına topla tüfekle saldırıp yerle bir ediyorlar. UNESCO’nun dünya kültür mirası listesinde yer alan Mali’nin “Evliyalar şehri” Timbuktu halkı namlunun ucunda! Tıpkı Alevilerin türbeleri, dilek ağaçları gibi Siyah Afrika’nın yerel kültürlerine de tahammülleri yok. Mum yakmak “haram”! Türbelere gidip evliyalara niyaz etmek “şirk”! Köktendinci İslamcılar’a göre bütün türbeler yakılıp yıkılmalı. Tarihte defalarca Kerbela’yı dümdüz etmişler. Ya onların inandığı gibi “Müslüman” olacaksın ya da “katli vacip”sin.

Eminim Afrika’da veya Pakistan’da bu “köktendinci”, “Vahhabi”, “Salafist” İslamcılığa tepki duyan “biz Müslüman değiliz” deyip işin içinden çıktığını düşünenler vardır. Tıpkı Sivas’ta insan yakan yobazlara kızıp “biz İslam değiliz” diyenler olduğu gibi. Ancak bu tepkisel tutum sadece tarihsel ve sosyolojik bakımdan değil politik olarak da yanlış.

Köktendincilere bakıp İslam’dan vazgeçmek yerine, onların İslam adına sergiledikleri vandalizme karşı durmalı; “İslam sadece sizin algı ve inancınızla sınırlı değil. Farklılıklarımıza bakıp bizi İslam dışı ilan etmeye, Allah adına hesap sormaya, şiddete başvurarak kültürel farklılıklarımızı yok etmeye hakkınız yok” diyebilmeliyiz. Afganistan’dan Anadolu’ya, Arnavutluk’tan Cezayir’e, Suriye kıyılarından Yemen Dağları’na İslam dünyasının “farklı” renklerini oluşturuyoruz. Yüreğimizle sevme ve inanma hakkımızı hep birlikte savunmalıyız.

Ama bunu yapabilmek için farklılığımızı bilinçle yaşamalıyız. Aleviler, Aleviliğin sahip olduğu senkretizmin, yani farklı kültürlerden yaratılan bağdaştırmacılığın İslamiyet’e getirdiği felsefi derinliğin farkına varabilmeli ki “İslam dışı” gibi gereksiz uçlara savrulmadan, o farklılığı Alevi olmayan Müslümanlara da anlatabilsin.

“Biz sizin sünnete uygun yaşama isteğinize saygı duyuyoruz. Sizde bizim inancımıza saygı duyun ve farklılıkları bir tehdit unsuru olarak görmekten vazgeçin. İslamiyeti tek bir kalıba sokmayın. Aleviliği nifak olarak tanımlayıp komplo teorileriyle açıklamaya kalkışmayın” diyebilsin.

Emin olun samimiyetle, barış ve sevgi dolu bir dille bunu yapabildiğimizde toplumsal barışı zehirleyen pek çok şeyin değiştiğini göreceğiz. Ramazanda oruç tutmayanlara yönelik terör çok daha az insan tarafından savunulacak o zaman.

Şimdi yazının girişinde değindiğimiz evliyalara mucize atfetme ve onları doğaüstü meziyetlerle donatmanın şirk olup olmadığı bahsi üzerinde biraz daha durabiliriz. Sünni ve Şii din bilginlerinin bilinen yargısı, Aleviler arasında Hz. Ali sevgisinin şirk derecesine ulaştığı, böylelikle İslam dairesinin dışına çıktıkları şeklindedir. Camiye gitmeyişleri, namaz kılmayışları, hacca gitmeyişleri, ilk üç halifenin hilafetini sorgulamaları ve sünnete uymayışları eleştirilmekle beraber, oluşmuş yargının asıl sebebi Ali’ye duyulan muhabbetin ölçüsü etrafında dönüp dolaşmaktadır.

Ali sevgisinde “mübalağa” Alevileri İslam dairesinin dışına çıkartır mı? Hayır! O nefeslerin hangi aşk hali ile söylendiği önemlidir ve bunu anlamak için yüzeysel olmayan bir bakış gereklidir. Allah, Adem’i kendi nurundan yaratmıştır. Bu söz Kuran-ı Kerim’de sabittir. Seyyid Nesimi’nin Enel Hakk deyişinin kaynağı da budur. Hakk’ı Adem’de, Adem’i Hakk’ta gören İslam anlayışının doğal bir yansımasıdır Ali’de Hakk’ı görmek. Hakk’ı insanda gören felsefi derinliğin Allah’ın birliği inancına hilaf olmadığını Alevi aşıklar binlerce nefes ve beyitle yüzlerce yıl boyunca söyleyip durmuşlardır.

Sırr-ı enel Hakk söylerem

Alemde pinhan gelmişem

Hem Hakk direm Hakk bendedir

Hem hatm-i insan gelmişem

(Seyyid Nesimi)

Savundukları nokta hep bu olmuş. Evrende baktığın her yerde, her şeyde ve insanın cemalinde Tanrı’yı görebilirsin. Allah-Muhammed-Ali’nin her daim birlikte söylenmesi de insanı Hakk’ta, Hakk’ı insanda bulan, ikisini birbirinden ayrı görmeyen Alevi İslam inancının ifadesidir. Allah’a “şirk” koşmak değil, Allah’ın varlığını canında hissetmek, tevhidi gönlünde bulmaktır. Bu da insanı İslam dışı etmez.

“Sana şah damarından yakınım” demiyor mu Cenab-ı Hakk Kelamullah’ında. Ondan feyz ile:

“Kendi özünde buldu bulan

Bulmadı taşrada kalan”

Dememiş mi Muhyiddin Abdal.

Özünde bulmak, Hakk ile bir olmak. Aleviler, nefsini terbiye ederek Hakk’a erişmenin mümkün olduğuna inanırlar. Aslında bu mesele sadece Alevileri değil, Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Şia dostlarımızı da yakından ilgilendiriyor çünkü sadece Aleviler arasında değil, Hazreti Muhammed’in Sünnet-i Seniyye’sine bağlı Mevlevi, Halveti, Kadiri, Nakşi, Rufai gibi pek çok tarikatte de tarikat ulularının doğaüstü mucizeler gerçekleştirdiğine inanılır. Veli, kutub, gavs olarak bilinen bu şahsiyetler keramet ehlidirler ve Allahın isim ve sıfatlarının onlarda zuhur ettiğine inanılır. Bu inanış tarih boyunca Müslümanlar arasında bitip tükenmeyen tartışmalara sebeb olmuştur.

Tartışmalar günümüzde de sürmektedir. Fundamentalist İslamcılar, tarikat ehlinin açıkça Allah’a şirk koştuğunu öne sürüp çeşitli ayet ve hadislerle delil getirir, onların dinden çıktıklarını iddia ederler. Buna karşılık tarikat ehli Sünni Müslümanlar inanç ve geleneklerinin Allah’ın varlığı ve birliği konusuyla tezat teşkil etmediğini savunur ve görüşlerine yine ayet ve hadislerle delil getirirler. Tartışmaların evveliyatı yüzlerce yıl öncesine gider ancak sosyolojik ve kültürel olarak bu tarikatların İslam dairesi içinde olduğu aşikardır.

Sünni Müslümanlar dahi Kuran ayetleri ve hadislerle tartışırken aralarında bu denli uç noktalara savrulabiliyorlarsa, meselenin hayli tevil götürdüğü kabul edilmeli. Demek ki Kuran’ı ve hadisleri yorumlayanlar tarih boyunca ilimlerine, fikirlerine ve meşreblerine göre ayrı ayrı algılar yaratmışlardır. Bu durum Kuran-ı Kerim’e kelimesi kelimesine uyduklarını düşünen ve öyle yaşayan kimi “köktenci” Müslümanları Allah adına şiddete başvuracak denli rahatsız etse de sonuçta bu katı tutum onların dar görüşlülüğünün sonucudur.

Ayrıca şunu hiç unutmamalı! Kendisini Sünni İslam’a karşı muhalif bir mevzide konumlamış ve tarih boyunca onu eleştirmiş olması dahi Aleviliğin İslam olarak kabul edilmesi için yeterli bir nedendir. İtirazı, kavgası, küskünlüğü İslam içerisindedir çünkü. Köktendinci Sünni Müslümanların veya köktendincilere tepki duyan kimi Alevilerin onu “İslam dışı” ilan etmeleri bu hakikati değiştirmez. O kültür dünyasının bir parçasıdır ve hem sosyal hem de tarihsel olarak İslamiyet’in içerisindedir. Vatikan’daki Papayla değil Şam’daki Emevi Hanedanı’yla çatışmıştır. Kavgası da sevdası da İslam içindedir. İslam halifelerine kafa tutarken, dinin onların elinde siyasal bir iktidar aracı haline gelmesine itiraz edilmiştir. Bunu yaparken İslamiyetin gerçek değerlerinin temsilcisi ve savunucusu olduğu iddia edilmiştir.

Papa’dan söz açılmışken, Hıristiyanlık tarihinin de kendi içinde farklı inananları Hıristiyanlık dışı ilan etmenin örnekleriyle dolu olduğunu belirtelim. Hakikatı kendi bildiği ve inandığı ile sınırlı gören köktendincilik dünyanın her yerinde aynı sonuçta. Hıristiyanlığın en güçlü kurumu Katolik Kilise, Protestanları yüzlerce yıl boyunca Hıristiyan kabul etmemiş. O halde “Protestan”lar Hıristiyan değil midir? Elbette ki Hıristiyandır. Bu sonu gelmez tartışmalar geride kalmış farklı mezhepten Hıristiyanlar, kanlı mezhep savaşlarının ardından bir arada yaşamayı öğrenmişlerdir. Neden İslam dünyasındaki farklı mezhepler arasında da karşılıklı meşruiyet ve uzlaşı kültürü gelişmesin?

Sonuç olarak İslam uygarlığı adına müzikte, edebiyatta, sanatta yaratılan ve yaratılmış pek çok güzellik tarikat ehli Müslümanların ruh ve fikir dünyalarının ürünüdür. Aleviler bu dünyanın ayrılmaz bir parçasıdırlar. O halde Aleviliğin İslam dışı olduğunu iddia etmek niye? İslam sadece Sünnilerin veya Şiilerin anladığı İslam mıdır? Aleviler de İslam dünyasının bir parçasıdırlar ve İslamiyeti kendi algılamalarıyla yaşamışlardır. Bugün İslam dünyasının önündeki asıl mesele Aleviliği, Sünniliği, Şiiliği farklılıklarıyla, düşünsel birikim ve zenginlikleriyle barış içerisinde yan yana yaşatacak çoğulculuğu ve uzlaşma kültürünü yaygınlaştırabilmektir. İslam coğrafyasında yaşayan halklar için asıl “bahar” işte o zaman gelecek.