Suriye’de İșler Daha da Kızıșmadan

Suriye’de İșler Daha da Kızıșmadan

Prof. Dr. Taner Akçam 

Suriye konusunda artık geriye sayım başlamış görünüyor. Olası bir müdahalede “ihale” Türkiye’nin üstüne de kalabilir... Fakat her hangi bir dıș müdahaleden önce  epey düşünmekte fayda var. Türkiye’nin içinde yer alacağı her hangi bir girișim, Suriye ve bölge halkları açısından, Türkiye’nin bölgede özgür ve demokratik rejimlerin yaratılması için uğrașması olarak anlaşılmayacaktır. Bölge halklarının birbirlerine hala tarihte yașanmıș olayların ve algıların penceresinden baktıkları asla unutulmamalıdır. 

 

Aslında Türkiye’nin dünya ve bölgede yeni bir rol oynayacağının ilanı, seçim sonrası, Balkon konuşması ile verildi. “Artık beni de hesaba katın” ilanı yapılırken, komşularımız ve bașkentleri tek tek sayıldı. Sayılanlar arasında Ermenistan ve Erivan’ın olmaması çok ama çok önemli idi. Bunu, 1915 ve Ermeni konusundaki özel merakım nedeniyle söylemiyorum. Türkiye’nin bölgesinde oynayacağı yeni rolü oynayıp oynayamayacağının anahtarı, bölgeye ilișkin geliştirilecek politikalarda Ermenistan’ın (bir anlamda Hristiyanların) nereye konulup konulmayacağı ile doğrudan ilgili. Buna bir de, Balkon konuşmasında anılmayan İran-Tahran faktörünü eklemek gerek. İslam dininin büyük kollarından birisi olan Şia mezhebinin, Hristiyanlarla birlikte, geliștirilecek bölge politikalarındaki yeri ve onlara biçilen rol, AKP’nin bölgeye yönelik politikasının ne olup olmayacağının ip uçlarını verecek. 

Bilmece gibi konuşmak yerine AKP politikasının ana damarını șöyle formüle etmek isterim: Asırlardır mazlum ve mağdur bir millet olduğu kabul edilen İslami toplulukların mağduriyetlerine, uluslararası evrensel normlarla sahip çıkarak son vermek. Bunu, Batı tarafından horlandığı ve ezildiği kabul edilen Müslüman dünyanın, yine bizzat Batı normlarıyla haklarının korunması ve Batı karșısında eșit bir statüye getirilmesi kavgası olarak da tanımlayabilirsiniz... Yani Müslüman dünya insanını “kölelikten efendiliğe çıkartmak”... Ve bunu gerekirse Batı’ya kafa tutarak yapmak. Erdoğan’ın İsrail’e karșı sert tutum almasında ve “One Minute” çıkıșında bu arka plan önemli... Bu sert çıkıșın Türkiye’de ve bölgede yarattığı büyük sempati dalgası, AKP’nin çok ama çok önemli bir yaraya parmak bastığını da gösteriyor. 

“Batı’yı Batı’nın silahıyla vurmak” 

Ortadoğu’da Batı’nın, sömürgeci amaçlarına uygun zorla çizdiği ulusal devlet sınırlarını açıktan eleștirmek, bölge insanlarının kaderlerini yeniden birleștirebilecek ekonomik ve siyasi entegrasyon politikaları geliștirmek; yani Ortadoğu’yu, bir anlamda bura insanının “ortak evi” olarak inșa etmek AKP’nin bölgeye ilișkin politikalarının esasını olușturuyor. “Komșularla sıfır sorun” bu anlayıșın yansıması. Türkiye’nin bu yeni politikalarını onun bölgeye ilișkin yayılmacı ve emperyalist emelleri olarak okumak son derece sığ ve yetersiz olur. Meseleye daha geniș bir perspektiften bakmak gerekiyor: İnsanlığın (Batı’nın) evrensel demokratik değerlerini esas alarak, Ortadoğu’da, Avrupa Birliği benzeri, ulusal sınırları așacak, ekonomik-siyasi ve kültürel entegrasyon süreçlerini yaratmak son derece doğru bir hedef olarak tanımlanabilir. Ama asıl soru, Türkiye’nin bölgesinde böylesi bir birlikteliği yaratabilecek ideolojik, politik ve ekonomik donanımlara sahip olup olmadığıdır. Cevap, hem “evet” hem de “hayır” olarak  verilebilir. 

“Hristiyanlığa Karșı İșlenmiș Suçlar” 

 Niçin Evet! Bunun için ilginç ve pek bilinmeyen bir hatırlatma yapmak isterim. “Crimes Against Humanity” (İnsanlığa Karșı İșlenmiș Suçlar) çok önemli bir Uluslararası Hukuk normudur. İlk defa, bir hukuk terimi olarak, Ermeni soykırımı vesilesiyle 24 Mayıs 1915 yılında kullanılmıștır ve Nürnberg Nazi Yargılanmaları, bugünkü Yugoslavya, Ruanda ve benzeri diğer uluslararası yargılamaların ahlaki ve hukuki arka planını olușturur. Bunlar bilinir, ama bilinmeyen, bu ifadenin ilk taslak halinin “Crimes Against Christianity” (Hristiyanlığa Karșı İșlenmiș Suçlar) olduğudur. 

Evet, İngiltere, Rusya ve Fransa, Osmanlı Devletine, söz konusu ültimatomu verme için hazırlıklar yaparken, İttihat ve Terakki’nin ișlediği cinayetleri “Hristiyanlara karșı ișlenmiș suçlar” olarak tanımlamıșlar ama daha sonra bunun yaratacağı yanlıș anlamaları ve özellikle egemenlikleri altındaki Müslüman halkların tepkisini düșünerek Hristiyanlık kelimesini insanlık ile değiștirmișlerdir. Tartıștığımız konunun tüm gizemi bu kavramda yatıyor gibi... Hem Hristiyanlık kelimesinden insanlık kelimesine geçiș hem de ifadenin kime karșı (İttihatçılara ve Osmanlı-Türklerine) kullanılmıș olduğu AKP’nin ve Türkiye’nin bugünkü karşılaştığı zorluğu özetler gibidir. 

Hristiyanlık kelimesinin insanlık kelimesi ile ikame edilmesi aslında bugün insanlığın evrensel normları olarak kabul ettiğimiz değerlerin kısa tarihi gibidir. İnsan hakları, demokrasi vb. bildiğimiz tüm evrensel değerler esas olarak Hristiyan kültür dünyasının ürünleridir. Bu dünya (aydınlanmasını da yașayarak) kendisine ait bir takım normları ve hassasiyetleri insanlığın evrensel değerleri haline getirmeyi bașarmıștır. İnsanlık tarihi bu anlamda, Hristiyan özgül değerlerinden, insanlığın evrensel değerlerinin yaratılmasına doğru bir yürüyüș olarak da görülebilir.  Bu nedenle, bu yürüyüșün Müslüman dünyası tarafından iki-yüzlülük ve sahtekarlık olarak kavranması da son derece anlașılır bir șeydi. 

İslami Kültür Dünyasından Evrenselliğe Yürümek 

AKP’nin yapmaya çalıștığı, İslami kültür dünyasından evrenselliğe yürümektir. Nasıl ki, Hristiyan kültür dünyası, kendi özelinden evrensele doğru bir yürüyüș yapmıștır, benzeri bir yürüyüșü, İslam dünyası ve onun yeni önderlerinden AKP niye yapmasın? Balkon konușması ile ilan edileni böyle okumak da mümkündür. Aslında AKP’nin bu anlamda kökleri 18. ve 19. yüzyıla kadar giden İslami bir gelenek üzerine oturduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu yüzyılların İslami “yeniden uyanıș” hareketleri, Batı’nın evrensel normlarının aslında Hristiyanlığa özgül değerler olduğunu ve Batını emperyalist politikalarını gizlemek amacıyla gündeme getirilmiş iki yüzlü ifadeler olduğunu söylüyordu. Bu gelenek, İslam dünyasını “mazlum milletler” olarak görüyor ve Batı’ya karșı çıkıșı, “mazlumların sömürgeci efendilere karșı baș kaldırması” olarak tanımlıyordu. Ama henüz kendi karșı çıkıșını, İnsanlığın yeni evrensel değerleri olarak tanımlamaktan uzaktı. Bu anlamda, İslami düșünceden evrenselliğe doğru yürüyüșün ilk bașlangıç adımlarını temsil ediyorlardı. AKP, bu güçlü İslami gelenek üzerinden, Batının değerleri ile İslami kültürel geleneği birleștirerek, böylesi bir yolculuğun son durağını olușturuyor gibidir. 

İște bu anlamda, nasıl ki Batı, “Hristiyanlığa karșı ișlenmiș suçlar”dan, “insanlığa karșı ișlenmiș suçlar”ı çıkartmıștır; İslami dünyanın da AKP tarzı bir önderlikle, özellikle “Müslümanlara karșı ișlenmiș suçlar” etrafında geliștirdiği politikalardan, yeni ve daha geniș kapsamlı bir “insanlığa karșı ișlenmiș suçlar” kategorisi çıkarması mümkündür. Bu anlamda Erdoğan’ın söylemindeki kuvvetli İslami kültürel ağırlık veya İslami hassasiyet vurgusu çok önemli değildir veya daha doğrusu gereklidir de. Nitekim, Erdoğan’ın gerek Ortadoğu’da gerekse Dünya’da popüler olmasının ana nedeni, bu İslami hassasiyet vurgusunu Batı’nın kendi değerleriyle birleștirerek yapmasıdır, diyebiliriz. 

Müslümanların Tarihi Sadece Mazlumların Tarihi Değil 

 Şimdi, niye “hayır”a yakından bakabiliriz. Ana sorun, AKP’nin İslami Kültürel değerlere ve geleneklere sahip çıkarak insanlığın evrensel değerlerine doğru yürüyüșünü bașarıyla tamamlayıp tamamlayamayacağı. Burada da anahtar kavram “mazlumluk” ve “mağdurluk”. İslami kesim, kurdukları insan hakları örgütleri örneğinden de bilindiği gibi, kendisini esas olarak mazlum olarak tanımlar. Batı (ve Türkiye’de onun temsilcisi sayılan laik Sivil-Asker Bürokratik elit) karșısında mazlum ve mağdur olduğuna inanan topluluk, șu andaki kavgasını da mazlumun eșitlik ve özgürlük kavgası olarak kavramaktadır. Filistin’in bu kavgada özel bir yer tutmasının nedeni budur; çünkü bölgemizdeki en mazlum topluluğu onlar oluștururlar. 

Aslında kendini “mazlum ve mağdur” olarak tanımlamak, hemen hemen her kolektif grubun bașvurduğu bir yöntemdir. Fakat sorun șudur ki, İslami topluluk, yakın tarihini sadece “mazlum ve mağdur” olarak yașamadı. Bu topraklarda, Müslümanların da șu veya bu biçimde sorumlusu olduğu, Hristiyanlara yönelik ciddi kitlesel katliamlar yașandı. Eğer AKP bu tarih üzerine hiç bir șey söylemeden ve bu cinayetlerle yüzleșmeden Suriye’ye giderse, ona hatırlatılacak olan, tarihin mazlum ve mağduru olarak İslamın asılardır verdiği özgürlük kavgası değil, yakın tarihte diğer dinlere karșı ișlenen cinayetler olacaktır. 

Bugün esas olarak Müslüman hassasiyet üzerinden, Müslüman çoğunlukların “özgürlük ve demokrasi” taleplerine cevap veren AKP, eğer bu kavgasını, tarihte Müslüman toplulukların da ortak olduğu cinayetlerin eleștirisi boyutuna ulaștıramazsa, İnsanlığın evrensel değerlerine doğru yürüyüșünü tamamlayamayacaktır. Batı’nın, Hristiyanlık değerlerinden insanlığın evrensel değerlerine geçiș bașarısını anlayamayacak ve sadece Sünni-Müslüman toplulukların hassasiyetleri ile sınırlı, özgül bir alana tıkanıp kalacaktır. 

Balkon Konușmasına Ermenistan ve Erivan’ı Katmak 

 Bugün bölgede iki temel problem var gözüküyor. Birisi, özgürlük ve demokrasi diğeri ise güvenlik. Suriye’de, Hristiyanların ve diğer azınlıkların Baas rejimini desteklemeleri bu nedenle tesadüf değil. Güvenlikleri için özgürlüklerinden vazgeçmeye razılar. Türkiye, Suriye’deki Sünni-Müslüman çoğunluğun özgürlük talebine cevap verirken, Hristiyanların güvenlik talebine cevap veremiyor, aksine onlara 1915’i hatırlattığı için, Türkiye bir “güvenlik tehdidi” olarak da görülüyor. Baas rejiminin, savunma bakanlığına bir Hristiyanı atamıș olması bu bakımdan çok anlamlı. 

Bu görünüșü değiștirebilmesi için AKP’nin tarihiyle yüzleșmesi ve Hristiyanlara karșı ișlenmiș cinayetlere açıkça tavır alabilmesi gerek. Ama AKP, bu donanımdan çok uzak. Bu nedenle de bölge Hristiyanları tarafından potansiyel bir 1915 aktörü olarak görülmeye devam edecek. İroni burada, “özgürlük ve demokrasi” adına bölgede müdahaleci taraf olmak isteyen Türkiye’ye, geçmiște ișlediği “insanlığa karșı ișlenmiș suçlar” kimliği hatırlatılacak.

Buna iki önemli faktör daha eklememiz gerekir. Birincisi, İran ile Suriye-Alevi (Şia) dayanışmasıdır. Bu dayanışma, Suriye ve İran’daki otoriter rejimleri savunmayı esas alsa bile, Türkiye’nin “özgürlük ve demokrasi” adına yapacağını iddia ettiği müdahaleyi, tarihle yüzleşme boyutu eksik olduğu için, kolayca bir mezhep çatıșması haline sokacaktır. Sünni-Hanefi mezhebi ile Şia (Alevi) çatıșması... İkincisi, İttihat ve Terakki’nin, Cemal Pașa’nın önderliğinde, Beyrut’tan Şam’a, ana caddelerde Arap ulusal hareketinin önderlerini asmıș olduğu gerçeğidir. Arap milliyetçi hareketinin ezilmesi ile 1915 soykırımını arasındaki ilișki biliniyor. Her ikisi de İttihatçıların, Anadolu’yu Türk-Müslüman kimliği etrafında șekillendirme politikalarının parçasıdır. Bu nedenle, gerek Suriye Baas Yönetimi gerekse bölgedeki Arap ulusalcı çevreler Türkiye’ye, kendi ulusal önderlerinin asılması gerçeğini hatırlatmakta hiç tereddüt etmeyecektir.

İșin özeti șudur ki, AKP, Ortadoğu’ya ilișkin geliștirdiği yeni politikaları hangi güçlü İslami kültürel arka plan üzerinden yürüttüğünü söylerse söylesin, eğer tarihi ile yüzleșmez ise bölge halkları tarafından yeni İttihat ve Terakki olarak görülecek ve anlașılacaktır. İște Balkon konușmasına, Ermenistan ve Erivan’ın dahil edilmesinin anlamı burada yatmaktadır. AKP bölgede “özgürlükler ve demokrasinin” savunuculuğunu yapmak; İslami hassasiyetlerden, insanlığın evrensel değerlerine doğru yürümek istiyorsa, önce İslamın yakın dönem tarihine daha eleștirel bakmayı öğrenmek zorundadır. Özgürlük ve demokrasi söylemi, Hristiyanların güvenlik talebine de cevap vererek, onları da kapsayan bir boyutta tanımlanmalıdır. Bunun yolu ise bașta Ermeni soykırımı olmak üzere, tarihteki cinayetlerle açıkça hesaplașabilmekten geçmektedir.

AKP’nin unutmaması gereken gerçek, Hristiyan Batı’nın, Hristiyan Sırbistan’ı bombalamasının arkasında böyle kuvvetli bir özeleștirinin yatıyor olduğu gerçeğidir.

Kaynak: Taraf, 11.08.2011

Kızılbaş Dergisi Ekim 2012 / Sayı 19