Rober Koptaş'a Bir Mektup

Rober Koptaş'a Bir Mektup

Erdem Özgül 

Siz Agos gazetesinde yayınlanan 'Kiminin kahramanı, kiminin katili' köşe yazınızda diyorsunuz ki: "Ulus-devletler, milliyetçilikler, kahramanlara ihtiyaç duyar, hatta kahramanlar olmadan var olamazlar. Kahramanın kimliği ise, o toplumun ruhu hakkında bize çok şey söyler.

Kahramanlar kimi zaman cesaret, kimi zaman fedakârlık timsalidir. Bazen savaş alanında, bazen barış zamanında sorumluluk ve risk alan insanlar, kalabalıklara doğruyu, bağlılığı, yurt sevgisini anlatır."

Ve sözünüzün devamını şu cümlelerle bağlıyorsunuz: "Peki ya Seferov gibiler ne anlatır? Bir geceyarısı, bir otel odasında uyumakta olan bir insanı bir baltayla ve tam 65 darbeyle öldüren bir asker, Azerbaycan’lı okul çocuğuna ne söyler? Onun kahramanlığını dinleyerek büyüyen bir çocuk, ne tür gelecek hayalleri kurar? Bu soruların yanıtlarının pek çok Azerbaycanlı’yı da kaygılandırdığına şüphe yok. Zaten Azerbaycan’a dair asıl sorun, ülkedeki otoriter rejimin, farklı düşünen herkesin sesini kesmesinde." 

Ve yine siz diyorsunuz ki: "Katillerden kahraman yaratmak hususunda, yaşadığımız ülke de pek acemi sayılmaz. Katliamcılığı tescilli Topal Osman’ın heykeli süslemiyor mu bugün Gire-sun'un merkezini? Boğazlıyan’da yaptıklarından ötürü Osmanlı mahkemesi tarafından mahkûm edilen kaymakamın itibarı bizzat Atatürk tarafından iade edilip, çocuklarına maaş bağlanmadı mı? Abdi İpekçi’yi katleden, Papa’ya suikast düzenleyen katilin, cezaevinden çıktığında “Malatya’da doğdu, Papa’yı da vurdu, helal olsun sana, Mehmet Ali Ağca” şarkısı eşliğinde karşılanması kulaklarımızda. Ogun Samast’la kahramanlık pozu vermek için yarışmadı mı polisle jandarma? Yedi öğrenci genci boğarak öldüren militanın, afla salıverildikten sonra memleketi Elazığ’da konvoyla, davul zurnayla karşılanması daha dündü." 

Buraya kadar yukarıda Allah var tek kelime haksız bir ithamda bulunmuyorsunuz. Ama ne oluyorsa bundan sonra oluyor, İncil'in kapağını açıyorsunuz ve ilk iş kendi gözünüzdeki merteği çıkardığınızı sanıyorsunuz. Hal böyle olunca da ikinci adımı kardeşinizin gözündeki çöpü çıkarmak için atıyorsunuz.

Ama siz yanılmış olmalısınız, gözünüzdeki merteği çıkardığınızdan emin misiniz ? Çok acele ediyorsunuz kardeşinizin gözündeki çöpü almak için, bir diğer yandan burnunuzun ucunu göremiyorsunuz. 

Siz diyorsunuz ki: "Peki acaba, bugün Seferov’un kahramanlaştırılmasına isyan eden, olan bitene sert tepki gösteren Ermeniler’in katilleri yüceltme konusundaki sicilleri nasıldır? Gönül rahatlığıyla “Ermeniler bu konuda temizdir” diyebilir miyiz? Cevap vermeden önce, size Soğomon Tehliryan’ı hatırlatırım. Talat Paşa, Ermeni soykırımının 1 numaralı faili de olsa, sokakta yürüyen bir adamın üzerine kurşun yağdırmak kahramanca bir hareket midir? Tehliryan’ın, kaçmadığı, suçunu inkâr etmediği halde, Ermeniler’in katledilmesindeki sorumluluklarının üzerini örtmek kaygısıyla hareket eden Alman makamları tarafından cezasız bırakılması, onu kahraman yapmaya yeter mi?" (1) 

Size soruyorum peki ama neden bu kadar kendinizi zorluyorsunuz? 

Empati kurmaya çalışıyorsunuz ama okurun yazınızdan çıkardığı sonuç tüyler ürpertiyor. Korkunç bir cesarete sahipsiniz bu satırları yazarken. Tehleryan'a hiç kulak vermediğinizi iddia edemem ama Tehleryan'ın ruhunu okuyamadığınız ortada. Tehleryan'ı Talat Paşa karşısında eşit mi görüyorsunuz bilmiyorum ama "yüceltilmiş bir katil" olduğunu açıkça vurguluyorsunuz. Tehleryan, Talat Paşa ve Seferov üçü de cinayet işlediği için, üçü de katil ama kendi uluslarınca da kahraman sizin güttüğünüz mantığa göre. 

Sizin bu kendinden son derece emin düsturunuzu anlayamıyorum ama geride sadece kemikleri kalmış milyonlarca Ermeni'ye bakınca Tehleryan'ı gayet iyi anlıyabiliyorum. Tehleryan çıkarıldığı mahkemede, davanın ilk günü verdiği ifade şöyle: 

"Avukat Gordon: Sanığa, kendini niçin suçlu görmediği sorusunu sormak istiyorum? 

Başkan, soruyu sanığa sordu. 

Sanık: Vicdanım rahat, kendimi suçlu hissetmiyorum. 

Başkan: Vicdanınız niye rahat? 

Sanık: Bir insan öldürdüm ama katil değilim. 

Başkan: Vicdan azabı çekmediğinizi mi söylüyorsunuz? Yani kendinizi suçlu bulmuyor musunuz? Ama şu soruyu da kendinize sormak zorundasınız: Talat Paşa'yı öldürmek istemediniz mi? 

Sanık: Bu soruyu anlamıyorum. Onu öldürdüğümü söyledim ya. 

Başkan: Planlayarak mı? 

Sanık: Hayır, planlayarak değil. 

Başkan: Onu öldürme fikri ne zaman aklınıza düştü? 

Sanık: Olaydan iki hafta önce, katliam görüntülerinin hatıraları yüzünden kendimi çok kötü hissediyordum. Annemin cesedini gördüm. Sonra ceset ayağa kalkıp bana doğru yürümeye başladı. Annem dedi ki bana: Talat'ın burada olduğu seni hiç ırgalamıyor. Oğlum filan değilsin sen." (2) 

Buyur buradan yak. Soğomon Tehleryan Ermeni soykırımına karışmış herhangi bir askeri, köylüyü, Kürt, Türk ya da Çerkes herhangi bir suçluyu öldürmüyor, tüm bu katliamları planlayan, halkı çöle süren adamı, Talat Paşa'yı cezalandırıyor. Burada Tehleryan'a katil yaftası yapıştırmak için, hele onu Talat ve Seferov'la aynı cümlede anmak için yeterli bir bulgu yok. Ama tam aksi bir durum var, siz hiç kendinize soruyor musunuz Tehleryan başka ne yapabilirdi ? Ben soruyorum ve dönüp Rafael Lemkin'e baktığımda herhangi bir cevap veremiyorum kendime. 

Rafael Lemkin'in sizin de bildiğiniz bir anısını tekrar hatırlayalım. Eminim beni düşündürdüğü kadar sizi de düşündürüyordur Lemkin'i şoke eden bu olay. Şöyle ki: "Lemkin profesörlerinden biriyle davayı tartışırken, Talat'ın eylemlerinden dolayı yargılanıp yargılanamayacağını sordu. Profesör, Talat'ın tutuklanıp yargılanmasını gerektirecek hiç bir uluslararası hukuk kuralı olmadığı cevabını verdi: "Bir kümes tavuğu olan bir çiftçi düşünelim. Adam tavuklarını öldürsün, işi bu. Eğer sen müdahale edersen başkasının hanesine tecavüz etmiş sayılırsın." Cevap Lemkin'i şoke etmişti: "Ama Ermeniler tavuk değil ki!" Lemkin'e göre bu bir anlam taşımıyordu. "Tehleryan'ın bir kişiyi öldürmesi suç ama zalimin bir milyondan fazla insanı öldürmesi suç değil! En büyük tutarsızlık burada." (3) 

Siz diyorsunuz ki: "Bugün hâlâ, dünyanın herhangi bir köşesinde şu ya da bu partiye mensup Ermeni gençler “Talat Paşa’nın cebine leblebi (yani kurşun) doldurduk” diyen şarkıyla eğleniyorsa; beş yaşındaki çocukların, anadillerini unutmasınlar, Ermeni akranlarıyla bir araya gelsinler, kültürlerinden kopmasınlar diye gönderildikleri cumartesi okulunun duvarlarını Tehliryan’ın veya bedenleri çift sıra fişeklikle çevrili fedailerin resimleri süslüyorsa, “Başkaları barbardır ama Ermeniler barışçı bir halktır” diye övünmek ne kadar sahicidir?" 

İyi ama neden? 

Neden Seferov'un insanlığın gözlerinin içine baka baka işlediği cinayet sizi Ermenilerin barışçıl bir halk olmakla övündükleri sonucuna götürüyor?

Seferov bir cinayet işliyor, yetmiyor bir ikincisini işlemeye kalktığında yakayı ele veriyor. Ve mahkemeye çıkarıldığında Gurgen Markaryan'ın Azerbaycan bayrağının üzerine pislediğini, kendisini taciz ettiğini söylüyor. Ve netice sizin de bildiğiniz gibi Seferov'un yalan söylediğinin belgelenmesi oluyor. 

İşte bunun için ben sizi anlamakta olağanüstü zorluklar çekiyorum ve anlayabilmek için sorular soruyorum. Nasıl oluyor bu? 

Ermeni fedaisi Ermeni köylüsünü ya da en son Karabağ'da olduğu gibi bütün bir halkı katliama karşı savunmaya geçiyor. Bunun tam karşısında Talat Paşa gibi, Aliyev gibi devletlülerin cinayet işlemeye azmettirdiği Seferov'lar var. Peki buna rağmen nasıl oluyor da kurbanın cezalandırdığı katil ile katilin 65 balta darbesiyle canını aldığı kurban "aslında" aynı şeyi yapmış oluyor?

 Bunu sizin izah etmeniz gerekiyor. 

Ermeniler, Türk ve Azeri toplumları tarafından "komitacı" olmakla, çeşitli "barbarlıklar" yapmış olmakla suçlanıyorlar. 

Bu ırkçı, tarihi tersine çeviren söylemle mücadele edenlere neden böyle bir cevap verme gereği duyuyorsunuz? 

Ben sizin master tezinizi henüz okuyamadım, sadece bir kaç pasajını biliyorum bu değerli çalışmanızın. İnsan hakları aktivisti, yazar Ayşe Günaysu, Taşnaklar Türklere Güvenmemekte Haksız Mı? başlıklı yazısında sizin master tezinizden alıntılar yapıyor. 

Siz diyorsunuz ki: "Vahan Papazyan anılarında anlatır. Meclisi Mebusan’da Serengülyan ile Papazyan’ı İttihatçı lider ve Meclis Başkanı Ahmet Rıza karşılar. Papazyan, Serengülyan’ı, “dağlardan inen bir fedai” olarak tanıtır. (Hatırlatmadan geçmek olmaz: Resmi söylemin “komitacı” diye adlandırmayı çok sevdiği Ermeni savaşçılar o zaman yaygın olarak Ermeni “devrimci/ihtilalci”ler, ya da “fedai”ler olarlak adlandırılırdı.) Ahmet Rıza, meclis başkanı, bu sözlere, “Ne güzel! Güvenilir dostlarımız meşrutiyetin kurumlarını savunmak için dağlardan inip meclise geliyorlar” diyerek cevap verir. (Koptaş, s.63)

Taşnaksutyun’a duyulan güvenin bir başka göstergesi de, Adana katliamlarında Taşnaksutyun’un parmağını arayanlara karşı Edirne mebusu Rıza Tevfik’in sözleridir. “…bugün Ermeniler’i fedaidir, yok bilmem nedir diye itham edemeyiz. Ermeniler’de fedai vardır, ben gördüm onları, hakikaten hürriyet için canlarını feda ettiler ve hastanede bizim şühedamız [şehitlerimiz] için hizmet ettiler. Başka türlü bir fedai bilmiyorum. Hürriyete, bu kadar bizimle beraber hizmet eden bir milleti ve bunca zulüm ve hakaret gördükten sonra … büyük bir kabahatle itham edemeyiz.” (Rober Koptaş, s. 64)." (4) 

Ve siz tüm bunlara rağmen hala diyorsunuz ki: “Başkaları barbardır ama Ermeniler barışçı bir halktır” diye övünmek ne kadar sahicidir?" 

Peki ama neden? 

Öyle zannediyorum ki tezinize geri dönüp tartışmaya oradan başlasanız çok daha hayırlı bir iş yapmış olacaksınız. Sizin açınızdan ne kadar tartışılır bilmiyorum ama Ermeni fedailerini barbarlaştırmadan önce dönüp Ahmet Rıza'nın, Rıza Tevhik'in söylediklerine bir daha bakmak yararlı olur gibime geliyor. Ne oluyor, neden bir eşik aşılıncaya kadar Ermeni fedaisi olumlanıyor da sonrasında şeytanlaştırılıyor bunun üzerinde daha fazla düşünmekte yarar var. 

Abdulhamid rejiminin bir darbeyleİttihat ve Terakkinin eline geçtiği geçiş döneminde Ermeni fedaisi bulunmaz nimet, çünkü henüz Jön Türk rejimi pekişmemiş, güçlenmeli ve devleti ele geçirmeli, bunun için de sırtını ne kadar sağlam duvarlara dayarsa o kadar iyi. Ve bu amaçla Ermeni fedaisi olumlanıyor, burada bir zaman hesabı var, İttihat ve Terakki istediği gücü elde ettiğinde kendi mantığına göre Ermeni fedaisine ait olduğu gömleği giydiriyor, onu şeytanlaştırıyor. Bu aslında bir şekliyle bugüne kadar da akıp gelen kirli bir ırmak. Her zamanın "iyi Ermeni"si ve "kötü Ermeni"si hazır ve nazır. Kimi zaman iyi Ermeni’ye yakıştırılan kalıp "Evet efendim, tamam efendimcilik," kimi zaman "hak, hukuk istemeyiz, zaten hakkımız olanı alıyoruz" gibi sözler, kimi zaman da Musa Dağ da Kırk Gün gibi kitapları toplu bir törenle kilise avlusunda yaktırmak. Kötü Ermeni de fedai gibi, ne zaman ki çıkıp gaspedilen haklarımız var almak isteriz diyor , ondan "şeytanı ve hırçını" yok. Diaspora Ermenileri bunun şamarını en çok yiyenler.

Üzülerek söylüyorum ama gazeteniz muhabirleri de kimi zaman bu haksızlığa kapı aralayabiliyorlar. Örneğin Esra Elmas'ın 'Sao Paulo’dan Urfa’ya bir eve dönüş hikâyesi' yorum yazısı bu tip bir yazı. Şöyle diyor Esra Elmas: "Şahinyan’ın yolu uzun ve aradığı pek çok şey var… Fakat Türkiye’deki yaygın korkunun aksine, izini sürdüğü şey, geri almak üzere bir ev ya da toprak parçası değil." (5) Şimdi siz bu başlığa ve bu cümleye güler misiniz ağlar mısınız, bir eve dönüş hikayesi, yok edilmiş bir ev ve toprak parçası ama kesinlikle geri istenmiyor. 

Peki ama neden? 

Yaygın korku Şahinyan'a gaspedilmiş evini ve toprağını geri vermiyorsa o korkuyu beslemenin anlamı nedir ? Neden sürekli egemen olanı nazarı itibara almak zorundayız, yoksa bu Esra Elmas'ında mı korkusu aynı zamanda, hal böyleyse daha kötü değil mi ? Hangi yüzleşmeden bahsedilebilir böyle bir ortamda? 

Benzer bir söylemle William Saroyan' ın Ödlekler Cesurdur kitabına, Aziz Gökdemir'in 2001 yılı baskısı için yazdığı önsözde de karşılaşıyoruz. Şöyle yazıyor Aziz Gökdemir "Tabi vatan sevgisini ancak dışlayıcı, kovucu, hükmedici baglamlarda düsünebilenler, "yüreği bu topraklardaydı" deyişini rozetini taşıdıkları tarafa göre "gözü bizim toprağımızdaydı" ya da "bizim davamızın adamıydı" seklinde algilamakta ısrar edebilirler." (6) 

Aziz Gökdemir'e deşaşmamak elde değil. Gökdemir Aras Yayıncıliğın William Saroyan dizisi editörü. İyi ama Aziz Gökdemir yayına hazırladığı kitapları okumadan mı matbaaya gönderiyor, yoksa Saroyan'ın kötü olduğuna mı inanıyor da onu iyileştirme gereği duyuyor? 

Saroyan anlatıyor: "Bitlis kaybımızın bir nevi abidesi haline geldi. Oraya geri dönmek gibi neredeyse psikopatça bir his var içimde. Tracy'nin Kaplanı kitabımdaki, bir kaybı giderme duygusu delice, çılgınca ve saplantılıdır. O aşşağılık herif, geçmişi geri getirmek için ağlar ve bu tam bir deliliktir. Bitlis'e gelince, bu şehir hertürlü beklentinin ötesindedir. On yıl önce oradaydım ve oradan ayrılmak istemiyordum. Ancak orası bize ait değil. Bizim, fakat şimdi başkaları sahiplenmiş. Bizim olacağı ve oraya geri döneceğim günlerin özlemini çektim." (7) 

Şimdi bu satırlarda ki Saroyan bizim dediği tarafın adamı olduğunda ona ne diyecek Aziz Gökdemir, o da "kötü Ermeniymiş" mi? 

Peki ama neden? 

Şimdi tüm bu olan bitenden sonra, tekrar sizin yazınıza dönersek siz şöyle bir öneri de mi bulunuyorsunuz ? Aynayı kendi yüzümüze tutalım ki, karşımızdakilere de ayna da yüzlerinin aldığı hali görebilmelerini önerelim ? İyi ama soykırım planlayıcısının cezalandırılmasıyla, düpedüz ırkçı bir cinayeti eşitlemek adalete ulaşmayı daha da zorlaştırmaz mı, adalet duygusunu hiçleştirmez mi? 

1) Rober Koptaş, Kimin Katili, Kimin Kahramanı:

http://www.agos.com.tr/makale.php?seo=kiminin-kahramani-kiminin-katiliHYPERLINK "http://www.agos.com.tr/makale.php?seo=kiminin-kahramani-kiminin-katili&detay=307"&HYPERLINK "http://www.agos.com.tr/makale.php?seo=kiminin-kahramani-kiminin-katili&detay=307"detay=307 

2) Talat Paşa Davası, Tutanaklar, Doğan Akhanlı, Belge Yayınlar, Sayfa 30-31 

3) Rafael Lemkin'in Ermeni Soykiırımı Dosyası, V. Yeğhiayan/ L. Fermanian, Belge Yayınları Sayfa 9-10 

4) Ayşe Günaysu, Taşnaklar Türklere güvenmemekte haksız mı ? http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?KartNo=54002HYPERLINK "http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?KartNo=54002&Yazar=Ay%26%23351%3Be+G%FCnaysu"&HYPERLINK "http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?KartNo=54002&Yazar=Ay%26%23351%3Be+G%FCnaysu"Yazar=Ay%26%23351%3Be+G%FCnaysu 

5) Esra Elmas, Sao Paulo’dan Urfa’ya bir eve dönüş hikâyesi: http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=sao-paulodan-urfaya-bir-eve-donus-hikyesiHYPERLINK http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=sao-paulodan-urfaya-bir-eve-donus-hikyesi&haberid=1925"&HYPERLINK "http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=sao-paulodan-urfaya-bir-eve-donus-hikyesi&haberid=1925"haberid=1925

6) William Saroyan, Ödlekler Cesurdur, Aras Yayıncılık

7) Amerika'dan Bitlis'e William Sarayan, Aras Yayıncılık, Sayfa 156-157 

Kızılbaş Dergisi Ekim 2012 / sayı 19