HEMŞİN VE HEMŞİNLİ ERMENİLER,

HEMŞİN VE HEMŞİNLİ ERMENİLER,

1914-1921 YILLARINDA HEMŞİNLİLER, PONTUS VE ERMENİSTAN 

Prof. Richard G. Hovhannisyan 

1914-1921 YILLARINDA HEMŞİNLİLER, PONTUS VE ERMENİSTAN 

Ermeni ve Ortadoğu Tarihi profesörü, California 

1914–1921 yılları arasındaki dönem, Pontus’un Çoruh Nehri vadisinden Trabzon, Gümüşhane ve Samsun şehirlerine kadar olan bölgede ikamet eden Hemşinli Ermeniler için büyük önem taşımıştır.

 

Hemşin nüfusu birkaç kuşak önce İslamlaştırılmış olmasına rağmen, Hıristiyan Hemşinlilerin çoğu dinlerini koruyup öz vatanları olan Hemşin yaylaları ve Kara-Dere’den (Sürmene çevresinde) Batıya göç edip Trabzon, Ordu ve Çarşamba bölgelerinde çok sayıda köyler kurmuşlardı. Birinci Dünya Savaşı kisvesi altında gerçekleştirilmiş olan 1915 Soykırımı esnasında Müslüman Hemşinliler tehcir ve katliamlara maruz kalmamışken Hıristiyan Hemşinliler Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tüm Ermenilerin kaderini paylaşmışlardır. Bazı bölgelerde Müslüman Hemşinli önderler Hıristiyan Hemşinlilere destek vermeye kalkmış ve bazı verilere göre Ermeni fedailere katılıp Türk silahlı kuvvetlerine karşı koymayı denemişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı’nda mağlup olup, Jön Türkler Ekim 1918’de yurt dışına kaçtıklarında Pontus bölgesi ve bölgenin son derece karmaşık etnik-dini nüfusunun geleceğiyle ilgili ciddi sorunlar ortaya çıkmıştır. 

Trabzon Vilayeti ve Canik Sancağı 

Karadeniz kıyı bölgesi, Lazistan’dan Tireboli (Tirebolu) ve iç kısımlara, Dıbebelik ve Gümüşhane’ye kadar olan bölge 1864 yılından itibaren idari açıdan Trabzon Vilayeti’ne bağlanmıştı. Batı kıyıları ise, merkezi Samsun liman şehri ile Canik Sancağı olarak belirlenmişti. Bu uzun ve dar koridor bünyesinde XX. yy. başlarında Trabzon ve çevresinde 15 000, Gümüşhane’de 2 500, Tirebolu’da 800, Giresun’da 1 500, Ordu’da 5 000, Ünye’de 2 000, Samsun’da 10 000 olmak üzere yaklaşık 60 000 Hemşinli ve Hemşinli olmayan Hıristiyan Ermeni yaşamaktaydı. 

Hemşinlilerin dili ve gelenekleri, genelde insanların zorlukla geçindikleri taşrada korunmuştu. Her bir köyde küçük bir kilise veya şapel olmasına rağmen IX. yy. sonlarına kadar okulları bulunmamaktaydı. 

Ermeni nüfusun sadece bir kısmının Hemşinli olduğu sahil şehirleri, daha müreffeh ve gelişmiş durumdaydı. Trabzon’daki ilk Ermeni Okulu IX. yy. başlarında açılırken ilk gazete 1850 yıllarında yayınlanmıştır. Bölgede Ermeni Katolik ve Protestan cemaatler de meydana gelmiş ve Ermeni Apostolik kilisesi ile ciddi çatışmalar yaşanmıştır. 

Ermeniler, bölgenin ekonomik hayatında önemli bir rol oynamaktaydı. Trabzon’un tüm ticaret ve zanaat kolları Ermenilerin elinde bulunmakta Samsun’daki tütün ve un üretimi ise Ermenilerin tekelinde sayılırdı. Trabzon ve Samsun, Ermeni sancaklarından Bitlis, Van, Erzurum, Amasya, Tokat ve Sivas ile İran’a giden ve gelen kervanların limanları olduklarından dolayı buradaki aracılar, bankerler ve yabancı şirketlerin tercümanları da Ermeniydi. 

XIX. yy.da birbirini takip eden reform ve baskılar dönemi, 1890’larda zirveye ulaştı. II. Abdülhamit, 1878 San Stefano ve Berlin antlaşmalarına istinaden hükümeti güçlendirecek ve imparatorluğu kurtaracak reformları uygulamak yerine kandırmacaya ve katliamlara başvurdu. Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu’nda kökten sosyoekonomik ve siyasi değişimler gerçekleştirebilmek amacı güden ve özellikle de Ermeni halkının ferdi ve toplu gelişmesini gerçekleştirebilmeyi amaç edinen Hınçak partisi (1887) ve Ermeni Devrimci Federasyonu (1890) gibi, Ermeni savunma birliklerinin kurulmasına yol açtı. 

1894 yılındaki Sasun katliamlarından sonra Sultan Abdülhamit, Avrupa devletlerinin baskıları sonucunda reformları ilan etti diğer taraftan da Ermenilere bir ders vermek istedi. Reform programının kabulünün Avrupalılara ilan edilmesiyle eşzamanlı olarak, Ekim 1895’te Trabzon’da katliamlar başlayıp sonraki haftalar ve aylarda kıyı boyunca Rize’den Sasun’a ve Ermeni Yüksek Platosu’na kadar Ermenilerin yaşadığı yüzlerce köy ve kente ulaştı. Her yerde Ermenilere saldırılıyor, erkekler öldürülüp, kuruluşlar talan edilip, dükkânlar ateşe verilerek Ermeniler sefalete terk ediliyordu. 

Trabzon’daki Britanya konsolosunun raporu, 8 Ekim 1895’te boru sesi ile başlamış olan vahşetleri anlatmaktadır. “Sokaklarda yürüyen habersiz insanlar kurşunlandı. Dükkânlarının kapısında oturan erkekler başlarına veya kalplerine yöneltilen kurşunlarla anında yere devrildi… Bazılarını öldürene kadar bıçakladılar… Bu korkunç, insanlıkdışı katliam kesintisiz beş saat sürdü… Daha sonra ateş sesleri sustu ve yağma başladı. Çarşıdaki, Ermenilere ait tüm mağazalar yakıldı, bu alçak ve hunharca savaşın galipleri ise elde ettikleri ganimetle seviniyorlardı. Kumaş ve pamuk balyaları ve her çeşit mal, hiçbir engellemeyle karşılaşmadan, saatler boyunca talancıların evlerine naklediliyordu. Amaçlarının, mümkün olduğu kadar çok Ermeniyi iflas ettirip bu şehirden kaçırmak olduğu apaçıktı. Görüldüğü gibi, polis ve askerler açıkça bu vahşete destek vermekteydi ve silahlı insanların arasına karışarak, onları durdurmak için en ufak bir harekette bulunmadıklarını görüyorduk”. 

Birinci Dünya Savaşı 

Bu darbeye rağmen Hemşinliler, “Hürriyet, eşitlik, adalet” sloganlı 1908 Jön Türk devrimi sonucunda yeni bir iyimserlik dönemine girip eğitim, siyaset ve kültür hayatını tekrar faaliyete geçirdiler, fakat bu durum uzun sürmedi. Kısa zamanda devrim başarısız olup İttihad ve Terakki Komitesi’nin aşırı şovenist kanadı 1913 başlarında iktidarı ele geçirdi. Ardından, 1914 Şubatında Rusya, Büyük Britanya ve Fransa’nın da desteğiyle, Osmanlı hükümetine son bir reform planı kabul ettirdi. Bu reform planının önemli noktalarından biri, gerekli değişimleri uygulayabilmek amacıyla, Avrupalı denetçiler kontrolünde iki büyük Ermeni eyaleti oluşturmaktı. Bu karara göre Trabzon Vilayeti, Sivas ve Erzurum vilayetleriyle birleşip iki Ermeni eyaletlerinden birini oluşturacak, böylelikle Pontus ile Ermeni Yüksek Platosu arasındaki bağ sağlanacaktı. 

İkinci eyalet Harput, Diyarbakır, Bitlis ve Van vilayetlerden oluşacaktı. Lâkin 1914 yazında Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Osmanlı İmparatorluğu’nun birkaç ay sonra Alman İmparatorluğu’nun müttefiki olarak savaşa katılmasıyla, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin can ve mal güvenliğini sağlayacak olan meşru reformların son ümitleri de boşa çıktı. Enver, Talat ve Cemal paşaların yönetimindeki Jön Türk hükümeti reform projesini iptal ettiğini ilan ederek Ermeni sorununu Ermeni nüfusun imhası sayesinde çözmeye karar verdi. 

Nisan 1915’te, silah saklamak gerekçesiyle Trabzon’da Ermeni toplumunun önde gelenleri tutuklandı. Ardından, 11 Haziran’da, kırktan fazla Ermeni yönetici yargılama gerekçesiyle Samsun’a gönderilip yolda katledildi. İki hafta sonra, 26 Haziran’da hükümet, Trabzonlu Ermenilerin tehcir edilmesiyle ilgili resmi kararı ilân etti. Bu kararı değiştirme veya hiç değilse uygulamayı ertelemeyle ilgili tüm başvuru ve ricalar sonuçsuz kaldı. Pontus’un yıkımı başlamıştı. İtalyan konsolosu Gorini, emirlerin merkezi hükümetten geldiğini ve bu durumun birçok kereler teyit edildiğini yazmaktadır. “Konsolosluk müdahale edip hiç değilse kadın ve çocukları kurtarabilmeyi denemekteydi. Bazı tavizler elde etmemize rağmen bunlarda hiç biri uygulanmadı, çünkü İttihad ve Terakki Komitesi şubesi müdahale etmekte ve İstanbul’dan yeni emiler gelmekteydi”. 

1 Temmuz’da ile kervan şehirden çıktı, bunu 3 ve 5 Temmuz’da ikinci ve üçüncü kervanlar takip etti. Temmuz sonlarında Tranzon’dan tehcir edilmiş Ermenilerin sayısı 10 000’e ulaşmıştı. Bahtsızların bir kısmı gemilere yüklenip denizde boğduruldu, büyük kısmı ise yaya olarak dağlardan Gümüşhane’ye doğru yön aldı. Dağlara sığınabilen erkeklerin küçük bir grubu haricinde, Trabzon Vilayeti ve Canik Sancağı’ndaki Ermenilerle meskûn tüm şehir ve köylerdeki insanlar aynı kaderi paylaştı. 

Tehcire maruz kalan Ermenilerin sefil görüntüleri İtalyan konsolosu Gorini üzerinde silinmez bir izlenim bırakmıştı, “Ne yiyor ne içiyordum, sinir gerginliği ve tiksintiden muzdariptim. Bu savunmasız ve suçsuz insanların kitlesel imhasını görmenin ıstırabı çok korkunçtu. 

Ermeni sürgünlerin grupları konsolosluğun kapısı ve pencereleri yakınından geçerken yardım diliyorlar fakat ne ben, ne de başkası bir şey yapamıyorduk. Şehir ablukadaydı. 15 bin kişilik tam teçhizatlı ve silahlı ordu, binlerce polis ajanı, çeteler ve İttihad ve Terakki komitesi üyeleri her şeyi kontrol altına almışlardı. 

Acı ve gözyaşları, intiharlar ve korkudan ani ölümler, birden çıldıranlar, yangınlar, kurbanların kurşunlanmaları, evler ve bahçelerin vahşice aranmaları, tehcir yolunda her gün yüzlerce ceset, zorla İslamlaştırılmış veya diğerleri gibi tehcire maruz kalmış genç kadınlar, ailelerinden veya Hıristiyan okullarından zorla koparılmış ve Müslüman ailelere teslim edilmiş veya yalınayak ve bir tek gömlekle yüzlercesi gemilere yüklenip Karadeniz’de yahut Değirmen Dere’ye boğdurulmaya götürülen çocuklar… 

İşte, Tranon’daki benim son ve silinmez hatıralarım bunlardır. Bir ay geçtikten sonra dahi ruhumun ızdırap çektiği ve çıldırdığımı zannettiğim hatıralar bunlardır”. 

Antant Devletleri’nin (Rusya, Büyük Britanya ve Fransa) gizli anlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun gelecekteki kaderiyle ilgili olarak Ermeni Yüksek Platosu’nun doğu kısmı ve Trabzon Vilayeti’nin büyük kısmının Rusya’ya bağlanmasını öngörmekteydi. 

1916 baharında Rus ordularının bu bölgelere sarkması Van, Muş, Erzurum ve Erzincan’ın fethiyle sonuçlandı. Aynı zamanda, Nisan ayında General Leakhov’un birlikleri Rize, Sürmene, Of ve Trabzon’a girdi. Bunun sonucunda Ermeni fedailer dağlardan inip Müslüman evlerinden çok sayıda Ermeni kadın ve çocukları toplayabildiler. Bu çalışmalara Rusya ve Kafkasya’daki Ermeni hayırsever kuruluşları destek vermekteydi. Kurtarılanlar Batum ve Soçi arasında veya Kırım Yarımadası’ndaki liman şehirlerine götürülüyorlardı. Bu süre zarfında bazı Hemşinli önderler Ermeni kökenlerine dönme konusunda ilgi göstermekteydi ve bu bölge Rusya etkisi altında kalmış olduğu takdirde büyük bir ihtimalle Hemşinliler tekrar Hıristiyan Hemşinlilere dönüşürlerdi. 

1917 yılı Rus devrimi ve bunun neticesinde Rus ordularının Kafkas cephesini terk etmesiyle durum aniden değişti. Tiflis’teki, Güney Kafkasya Komiserliği ve Seym’in, Trabzon ve Lazistan cepheleri ile ele geçirilmiş Erzurum, Bitlis ve Van bölegelerini elde tutma teşebbüsleri başarısız oldu. Rus ordusunun terk ettiği yolları tutmaya çalışan az sayıdaki Gürcü ve Ermeni güçleri Türk silahlı kuvvetleri ile eşit değildi. 1918 yılı Şubat sonunda Sovyet Rusya, Almanya ve müttefikleri ile barış görüşmeleri yaparken Türk ordusu Trabzon’u yeniden ele geçirdi. 

Daha sonra Sovnarkom (Sovyet Halk Komiserliği) 3 Mart 1918 Brest-Litovsk antlaşmasına göre Kars, Ardahan ve Batum ile birlikte tüm Batı Ermenistan’ı Osmanlı İmparatorluğu’na teslim etti. Türk ordusu Batum’a ulaşırken, diğer birlikler tüm Batı Ermenistan’ı işgal edip Kars Vilayetine ve Tiflis ile Yerevan vilayetlerinin batı bölgelerine girdiler. 

Türk hükümeti, ancak Ermenilerin bu kayıpları sonucunda, Mayıs 1918’de Erivan çevresinde oluşturulmuş küçük Ermenistan Cumhuriyeti’ni tanımaya razı oldu. Bu kırılgan devlet, Osmanlı ve Alman imparatorluklarının Antant güçlerine yenilmesi sonucu biraz nefes alana kadar son derece güvensiz şartlar altında varlığını korudu. Osmanlı orduları Transkafkasya’dan çekildiklerinde tüm Yerevan Vilayeti ve Kars Bölgesi’nin büyük bir bölümü Ermenistan Cumhuriyeti’ne dahil oldu. 

Ermenistan Cumhuriyeti ve Pontus 

Müttefik güçlerin Birinci Dünya Savaşında elde ettiği galibiyet Ermeni halkı için yeni ufuklar açmıştı. İttifak devletleri yöneticileri, Ermeni halkının yeniden yapılanması ve yeniden hayat bulmasıyla ilgili vaatler ve Ermenilerin artık hiç bir zaman Türklerin zorbalıklarına maruz kalmayacaklarına dair garantiler vermişlerdi. Dünyadaki tüm Ermeniler, müttefiklerin açıklamalarının Ermeniler için bağımsız veya özerk devlet kurma ve Batı Ermenistan’ın altı vilayetleri olan Van, Bitlis, Diyarbarkır, Erzurum, Harput ve Sivas’ın, hatta belki de Kilikya’nın, Akdeniz limanlarıyla birlikte, birleştirileceğine yol açtığına inandılar. 

Erivan yönetimi, Avetis Aharonyan’ı Paris Barış Zirvesi’ne Ermeni taleplerini sunmaya göndermeye hazırlanırken Ermenistan Konseyi bu talepleri, Karadenize çıkışı olan bir Doğu Ermenistan (Rusya Ermenistanı) ve Batı Ermenistan (Türkiye Ermenistanı) olarak formüle etti. Pontus bölgesinde Ermenilerin azınlık olmalarına rağmen, bu bölgenin de yeni Ermenistan Cumhuriyeti’ne eklenmesi ekonomik açıdan gerekliydi. 

Gürcistan Cumhuriyeti, Ermeni taleplerine karşı çıkıp, Trabzon vilayetinin doğu kısmı olan Lazistan’da zorla İslamlaştırılmış Gürcülerin ikamet ettiğini ve onların anayurtlarıyla birleşme gerekliliğini açıkladı. Ermenilerden daha çok sayıda olan Pontus Yunanlıları’nın büyük bir kısmının Ermeni devletine tabi olmak istememeleri daha ciddi bir itiraz idi. Liderleri başepiskopos Krizantos, Paris Barış Zirvesi’ne başvurarak, ayrı bir Yevksin Pontus devleti oluşturulma ricasında bulundu. Fakat gerçekte oradaki nüfusun çoğunluğu ne Hıristiyan Ermeniler, ne de Yunanlılar olup, -her ne kadar Laz, Hemşinli, Türk, Kürt ve diğerleri gibi etnik-dil gruplarına bölünmüş olsalar da- Müslümanlardı. 

Ermenistan temsilcisi Avetis Aharonyan ve Batı Ermenilerini temsil eden Poğos Nubar Şubat 1919’da Paris’te müttefik devletleri yöneticileri nezdinde bulunduklarında, Baltık Denizi’ne açılan Danzig Boğazı’nın yeni Polonya devletine verildiği gibi Ermenistan’a da Trabzon’un verilmesini talep ettiler. Yunanistan başbakanı Elefterios Venizelos’un, Yunanistan’ın Trabzon hakkında hiçbir talebi olmadığına dair açıklamaları ve böylelikle Ermenistan’ın ekonomik gelişmesini bu topraklar üzerinden sağlamasını kabul etmesi, Ermeni temsilcilerini teşvik etmişti. Venizelos, Ermenilerin Pontus bölgesine mümkün olan en geniş çaplı özerklik verecekleri vaatleriyle yetinmekteydi. 

Poğos Nubar’ın telkiniyle Avetis Aharonyan’ın, Kilikya Bölgesini de birleştirmekle ilgili Ermeni taleplerini genişletmeye razı olması günümüz bakış açısından gerçek dışı gibi görünüyor olsa dahi, aslında bu rüyanın Amerika ve Britanya’nın gizli barış ön planlarına uyduğunu belirtmek gerekir. Osmanlı İmparatorluğu’yla barış antlaşması imzalaması konusunda danışmanlık sorumluluğu, dışişleri bakanı Lord G.N. Curson yönetimindeki Britanya hükümeti Doğu İşleri Komitesi’ne verilmişti. 

Komite, Küçük Asya’da bir Türk Devleti’nin kurulması fikrine taraftar olmakla birlikte, bu devletin sınırlarının Karadeniz Samsun’dan Akdeniz Selevkia’ya (Silifke) kadar uzanan çizginin doğusuna yayılmamasını önermekteydi. Giresun-Sıvas-Mersin çizgisinin doğusuna düşen ve karışık nüfusa sahip bölgeler ayrılarak, tarihi ismi olan Ermenistan olarak anılmalıydı. Ermeni Devleti’nin Batı sınırının Trabzon ve Tirebolu arasında Karadeniz’e çıkışının olması öngörülmekteydi. Memorandum’a eklenen haritada Ermenistan Ordu’dan Toros Dağları üzerindenAkdeniz’in Kilikya kıyılarına kadar uzanmaktaydı. Daha sonra, Doğu Komitesi, Trabzon, Batum, Poti ve hatta Bakü’nün serbest liman bölgelerine dönüştürülmesini önerdi. 

Paris Barış Zirvesi’nin, Amerikan heyeti Batı Asya Dairesi de Ermenistan’ı, doğu sınırı Transtoros Dağları olacak olan, gelecekteki Türk devletinden ayırmayı tavsiye etmekteydi. Profesör William Westerman’ın yönettiği bu daire, Ermenistan’ın Transkafkasya bölgelerinin de Osmanlı İmparatorluğu Ermeni vilayetlerine birleştirilmesi gerektiğini belirtmekteydi. Bu yeni devletin Batı ve Güney sınırları zaten doğa tarafından Transtoros ve Toros Sıradağları sayesinde belirlenmişti. 

Böylelikle Ermenistan, Kilikya’dan Trabzon çevresine, Kars, Ahıska, Ahalkelek ve Yerevan’a kadar uzanmaktaydı. Korkunç katliamlar ve tehcir ile Ermenilere yönelik tarihi adaletsizlik ortamında, bu durumda kendi kaderini kendi belirlenme hakkının liberal yorumlanması gerektiği kaydedildi. Ermenistan, Milletler Cemiyeti tarafından mandaya sahip bir ülke himayesi altına alınacaktı. 

Daha sonra, Amerikan King Crane Komisyonu 1919 yazında İstanbul, Kilikya ve Sürye-Lübnan-Filistin’i ziyaret ettikten sonra, Ermenilerin aşırı taleplerinin çoğunluk ilkesini ihlâl ettiği hakkındaki kaygılarını açıkladı. Komisyon, Ermenilerin kendi çıkarları uğruna, devletlerinin, Rusya Ermenistanı ve Rus ordularının 1916 yılında işgal ettiği Doğu Vilayetleri ile yetinmesini önerdi. Bu durum, bu denli küçük bir Ermeni Devleti’nin dahi Hemşinlilerin bölgesini, Trabzon şehri ve limanına kadar içereceği anlamına gelmekteydi. 

Müttefiklerin çekilmesi 

Ermenistan’ın geleceğine ilişkin bütün bu programların gerçekleşmesi ve denize çıkış müttefiklerin, o topraklardan Türk silahlı kuvvetlerini çıkarma kararlılığı ve kabiliyetine bağlıydı. Daha önemlisi ise, Birinci Dünya Savaşından sonra Türk yöneticilerini kaplamış olan kadercilik ve kötümserlik, yerini savaşkan lider Mustafa Kemal Paşa’nın, Türk halkına yeni ilham verdiği yeni hayata bırakmıştı. O, irade ve kurnazlığıyla Ermeniler ve Yunanlılara toprak tavizlerini engelleyen bir direniş teşkil etmeye muvaffak oldu. 

1919 yazında Erzurum ve Sivas Müslüman önde gelenlerinin toplantısında Kemal, Türk devletinin doğal sınırlarının tüm Doğu Vilayetleri’ni ve Trabzon’u içerdiğini iddia etmekteydi. Türk milliyetçileri, müttefik devletlerin Türk vatanlarıyla ilgili tüm parçalama teşebbüslerini reddetmekteydi. 

Müttefik Devletler arasındaki gergin rekabet ve Kemalist hareketine darbe vurmak için silahlı güçler gönderme isteksizliği 1919 yılında Ermeni Sorunu’nda geri adım atılmasına yol açtı. Doğu vilayetlerinde Türk ordusunu silahsızlandırmak ve katliamlardan kurtulmuş göçmenleri vatanlarına geri getirmak için Ermeniler tarafından müttefiklere yapılan tüm başvurular olumsuz sonuçlandı. Dahası, ABD’nin Ermeni mandasını kabul etmediği ve Türkiye ile barış antlaşması hazırlanmasına katılmak istemediği belli oldu. Amerikalılar Avrupa’ya sırtlarını çevirip “mutlu izolasyon” dönemine girdiler. Başkan Woodrow Wilson, Amerikan Kongresi’ni Ermeni mandasını kabul etme veya hiç değilse Almanya ile Versail antlaşmasını tasdik etme konusunda ikna edemedi. Versail antlaşması, 1919 Haziran’da imzalanıp eski sömürge ülkeleri – yeni devletlere yönelik gelişmiş devletler tarafından himaye veya mandaları tasdik eden Milletler Cemiyeti konvensiyonunu içermekteydi. 

İngiliz, Fransız ve İtalyan liderleri, ABD’nin katılımından yoksun olarak hem İstanbul’daki resmi Türk hükümetini, hem de Angora’daki (Ankara) muhalif Kemalist hükümetini rahatlatmaya yönelik bir politika benimsediler. Türkleri Konstantnopolis’ten (İstanbul) ve kalan Avrupa topraklardan çıkarmayla ilgili ilk düşüncelerinden vazgeçip, Kilikya bölgesinin de Türk hâkimiyeti altında kalmasını kabul ettiler. Ermenistan sınırlarının da küçültülüp Transkafkasya’da var olan Ermeni devleti toprakları ve Türkiye Ermenistanı’nın eski vilayetlerinin doğu kısmını içine alması kararlaştırıldı. 1920 yılı başlarında İngiltere Dışişleri bakanı Curson’un sözlerine göre Ermenistan’ın kompakt olacağı ve sorunun, bu devletin büyük veya küçük olmasıydı. 

Şubat 1920 Londra görüşmelerinde Curson, Akdeniz’e çıkacak olan Büyük Ermenistan fikrinin artık olanaksız olduğunu kabul etti. Şimdi artık, Erzurum kale-şehrinin ve Trabzon limanının Ermenistan’a ait olup olmaması gerekliliği tartışılmaktaydı. Bölge nüfusunun büyük bir kısmının Gürcü Müslümanlardan oluşmuş olmasına rağmen Lazistan üzerinden denize çıkış elde etmesi için bu liman Ermenistan’a verilecekti. Batum da serbest liman olarak öngörülmekteydi. Fransa dışişleri bakanı Phillipe Berteleau Ermenistan’ın İşviçre’den örnek alıp Karadeniz limanlarını kullanmak için demiryolu bağlantısı ve ticari ayrıcalıklardan faydalanmasını önerdi. 

İngiltere hükümeti iç yazışmalarından anlaşıldığı üzere Dışişleri bakanlığı, Trabzon’un Ermenistan’a bağlanması fikrine sıcak bakmaktaydı. V.S.Child, bu hususu, “Trabzon’u içeren Ermenistan kompakt, komple ve bağımsız bir ekonomik birim olur ve sempatilerini bize yöneltir. Bu durum, devlet için gelişen bir gelir kaynağı olur, milli bilincin güçlenmesine yardımcı olup Batum veya başka bir yabancı limanla ilgili anlaşma hakkı sağlayamaz… Trabzon üzerinden deniz çıkışla ilgili Ermenistan’ın ne etnik, ne de tarihi bir talebi yoktur ve bu bölgenin eklenmesi sadece ekonomik fayda sağlamaya yöneliktir. Fakat bu faydanın büyük olduğuna eminim ve Trabzon gibi bir şehre sahip olmanın (Trabzon, coğrafi açıdan Ermenistan’ın doğal limanıdır), bu devletin istikrarı, birliği ve gelişimi için her hangi bir bölgeye sahip olmaktan daha fazla fayda sağlayacağına eminim” olarak açıklamaktaydı. 

Bu ve diğer sorunların incelenmesi ve bu konuda önerilerin sunulması için Londra Konferansı, “Ermenistan Komisyonu”nu kurdu. Aharonyan, Nubar ve diğer ilgili taraflarla görüşmeler ve mülâkatlardan sonra komisyon, Şubat sonunda önerilerini sundu. Trabzon’u Ermenistan toprakları dâhilinde görmek her ne kadar arzu edilen bir durum ise de, Ermeniler, tüm bölgelere tekrar yerleşmelerine imkân vermeyecek bir şekilde imha edilmiş olduklarından dolayı benzer bir çözüm gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Trabzon’un Ermenistan’a bağlanması stratejik açıdan Ermeni Yüksek Platosu’nu elde tutmaya ve savunmasını sağlamaya yardımcı olabilirdi, fakat siyasi ve etnik açıdan bunun gerçekleştirmek imkânsızdı. Ermenistan’a verilecek olan bölgenin, Ermenilerin kısa bir süre içinde burada çoğunluğu sağlayabilmeleri açısından küçük olmalıydı. Türklere kalan toprakların Trabzon ve Tirebolu arasında kalan kısmı güvenlik açısından silahlardan arındırılmış olmalı ve Trabzon’daki tüm istihkâmların ortadan kaldırılması gerekmekteydi. Böylece, Ermenistan sınırı Trabzon ve Erzurum vilayetleri sınırındaki Pontus Dağları’ndan güneye, Bayburt, Muş, Sasun, Bitlis ve Van’a uzanacaktı. Ermenistan’ın, denize çıkış talebi Çoruh Nehri vadisinden, Kars-Ardahan-Artvin çizgisi üzerinden demiryolu veya karayolu inşa etmekle sağlanacaktı. Batum ise uluslar arası serbest bölge olacaktı. Lazistan’ın da özerk bölge olarak Ermenistan’a bağlanması ihtimal dâhilindeydi. Lazların, Gürcüleri sevmediği ve mümkün olduğu kadar hür olmayı yeğledikleri belirtilmekteydi. Benzer bir çözüm Ermenistan’a Bayburt, Rize ve Of‘taki küçük limanlara giden yollardan faydalanma imkânı vermekteydi. Tüm bunlara ek olarak Ermenistan, Erzurum veBayburt’tan Trabzon’a özel transit imtiyazlarından faydalanıp bu liman üzerinden ihracat ve ithalat için garanti altına alınmış transit hakkı elde edebilirdi. 

Amerikan etkeni 

ABD, barış sürecinden geri çekilmesine rağmen, Ermeni yanlısı lobinin baskıları altında Avrupalı müttefiklerinden yeni kurulan Ermeni Devletine karşı mümkün olduğu kadar eliaçık olmalarını talep etmekteydi. 

Mart 1920’de, Senato, Versail antlaşmasını onaylamayı ikinci defa reddettiğinde, dışişleri bakanı Banebridge Colby, Ermeni halkının meşru taleplerini tanıma “özellikle de Ermenistan’a serbest ve engelsiz denize çıkış imkânı verme” çağrısı yaptı. Sadece Lazistan’la ilgili verilen özel hakların Ermenistan’a benzer bir çıkış sağlayamayacağını belirtmekteydi. Trabzon’un, her zaman için Ermenistan’dan geçen yolların çıkış noktası olmuş olduğunu ve başbakan Venizelos’un Pontus Yunanlıları adına bu şehrin Türkiye’den ziyade Ermenistan’a birleşmesinden yana olduğunu hesaba katarak, Birleşik Devletler’in, Avrupalı müttefiklerinden Trabzon’u Ermenistan’a vermeleri konusunda ısrar etmekte olduğunu belirtmekteydi. 

Nisan 1920’de, İtalyan San Remo tatil beldesinde müttefikler görüşmelerine devam ederken Washington’a, bağımsız Ermeni Devleti kurma yönündeki duygularına katıldıklarını ve Ermenistan’a ihtiyaçları ve ileri dönemlerdeki gelişmesine gerekli olan talep edilen bölgeleri vermek arzusunda olduklarını, fakat Birleşik Devletler’in, Türk ordularını uzaklaştırma konusunda yardım edemeyip Ermenistan’ın güvenliğini sağlayamadığından dolayı, yeni kurulan Ermenistan Devleti’nin çok büyük bölgelere sahip olmasının elverişli olmadığını bildirdiler. Ermenilere azami olarak Batum üzerinden, ayrıca Lazistan’ı (Trabzon’un doğusu) Ermenistan’a bağlayarak ve Trabzon limanında transit hakları ve imtiyazlara sahip olma sayesinde denize çıkış verilebilirdi. 

Müttefiklerin San Remo görüşmeleri esnasında Britanya dışişleri ve savaş bakanlıkları arasında önemli görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Lord Curson Erzurum’u Ermenistan’a verme taraftarıydı, savaş bakanı Winston Churchill ise buna karşıydı. Erzurum’u veya Trabzon’u Ermenistan’a vermenin doğurabileceği sonuçların sorumluluğundan kurtulmak için başbakan Lloyd George kurnazca bir manevra yaparak 24 Nisan 1920 tarihinde, dört doğu vilayetleri olan Trabzon, Erzurum, Bitlis ve Van’da Ermenistan’ın sınırlarını belirleme konusunda ABD başkanı Wilson’a, hakem rolünü üstlenmesi ricasıyla başvurdu. 

Osmanlı İmparatorluğu’yla gelecekte yapılacak barış anlaşmasında ABD’nin bu dört vilayetlerde önerdiği sınır düzenlemesini Türk Devleti önceden kabul etmeye mecbur oluyordu. 

Her ne kadar şaşılacak olsa da başkan Wilson 17 Mayıs’ta müttefiklerin bu davetini kabul etti.

Dışişlerinin bu sorunu incelenmesi ve öneriler sunması için uzmanlardan oluşan bir grup hazırlanması için birkaç hafta gerekliydi. 

10 Ağustos 1920’de, Sevr Antlaşması’nı imzalamak üzere Osmanlı hükümeti heyeti Paris’e davet edildi. Bu antlaşmanın 89. maddesi “Türkiye, Ermenistan ve antlaşmayı imzalayan tüm devletler, Amerika Birleşik Devletleri başkanının Türkiye ve Ermenistan arasında Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis vilayetlerinde sınırların belirlenmesi konusunda ve bu konudaki vereceği tüm kararlarını kabul etmekte, ayrıca, Ermenistan’ın denize çıkışını ve belirtilen sınırlara bileşik tüm Türk bölgelerinin silahlardan arındırılması konusundaki talimatlara uymayı kabul etmektedirler”. 

Bu esnada, William Westerman başkanlığındaki Amerikalı uzmanlar grubu başkanın verdiği görevi yerine getiriyordu ve 28 Eylül 1920’de (Sevr Antlaşması’nın imzalanmasından altı hafta sonra) dışişlerine raporunu sundu. Heyetin açıklamasında, önerilerin hazırlanmasında coğrafi, ekonomik ve demografik kriterlerin göz önüne alındığı belirtilmekteydi. Ermeniler için öngörülen bölge, talep edilenin yarısından da azdı, fakat son aylarda vuku bulan gelişmeler bu düzenlemeleri yapmayı zorunlu kılmıştı. 

Heyet, Ermenistan’ın denize çıkışıyla ilgili birkaç olanağı incelemeye almıştı. Çoruh Nehri vadisi üzerinden Batum’a giden yol sadece eski Rus İmparatorluğu bünyeside bulunmuş olan bölgeler için ticari yol niteliğindeydi, bu ise ülkenin içinde bulunduğu siyasi istikrarsızlık ortamında şüpheliydi. 

Batıda, Lazistan kıyıları boyunca iki küçük liman vardı, Of ve Rize, fakat buraların sert iklim şartları ve son derece kötü rıhtım olanakları yüzünden bazı aylar süresince taşımacılık duruyor, ayrıca ülke içlerine giden uygun yollar da yoktu. 

Başkan Wilson’un yaklaşımını göz önünde bulundurarak komisyon Ermenistan’a denize çıkış imkânı sağlamak için, ne şehirde ve ne de vilayette Ermenilerin etnik çoğunluğa sahip olmamalarına rağmen Trabzon’un Ermenilere verilmesi gerektiği sonucuna vardı.

Ekonomik ihtiyaç kesin ve karar verici nitelikteydi. Trabzon limanından doğrudan Bayburt ve Erzurum’a giden kervan yolu boyunca demiryolu inşa etme konusundaki herhangi bir projenin aşılamaz zorluklarla karşılaşacağından dolayı, denizi Ermeni Platosu’na bağlayan tek yaşam yolu olarak Tireboli’ye (Tirebolu) kadar uzayan Kelkit Çayı vadisini Ermenistan’a bağlamak gerekmekteydi. 

Bu bölgelerle ilgili Türk ve Yunan talepleri ise “üç vilayetlerdeki Van, Bitlis ve Erzurum’daki Kürt, Türk ve Ermeni nüfusun çıkarlarına istinaden ikincil olarak kabul edilmeliydi”. 

Bu sebeple Trabzon ve Tireboli (Tirebolu) Ermenistan’ verilmeli ve Türk tarafında sınır bölgesi yaratma vasıtasıyla silahlardan arındırılmalıydı. 

Heyetin önerdiği sınırların son şekli Ermenistan’a Trabzon ve Erzurum vilayetlerinin (Erzurum şehri dâhil olmak üzere) büyük kısmını, ayrıca Van ve Bitlis vilayetlerinin üçte ikisini bırakmaktaydı. Ermenistan sınırı Tireboli (Tirebolu) ve Giresun arasında başlayarak Pontus Dağları üzerinden Gümüşhane’den batıya ve Şebin-Karahisar’dan doğuya düşen Kelkit Nehri’nin çıkış noktasına varmaktaydı. Böylelikle, Trabzon’un batısında bulunan Kelkit Çayı vadisi Ermenistan Cumhuriyeti bünyesinde bulunduğundan ve Trabzon ve Lazistan’ın diğer liman şehirleri sayesinde denize çıkışı sağlanmış olacağından dolayı Ermenistan için özel liman ve transit ayrıcalıkları yaratma konusunda bir çalışma yapmaya gerek kalmıyordu. 

Sonuç 

1920 yılının Eylül sonunda rapor dışişleri bakanlığının eline geçmiş olmasına rağmen, başkan Wilson’un bu talimatları müttefiklere ulaştırması iki ay sürdü. Bu arada, müttefiklerin ne bu talimatları, ne de Sevr anlaşmasının farklı birçok bölümlerini gerçekleştirmeyecekleri belli olmuştu. Mustafa Kemal’in Sovyet Rusya’dan aldığı desteğin ve daha sonra, ortak emperyalist düşmanlara karşı sunulan Sovyet silah ve para yardımının tam da Trabzon ve Lazistan’ın küçük limanları üzerinden almış olduğu ise Ermeniler için acı bir alay niteliğindeydi.

1920 yazında Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyet, Sovnarkom’un (Sovyet Halk Komiserliği) desteğini almak ve antlaşma imzalamak amacıyla Moskova’ya geldi. 

Kaçak Gençtürklerden Enver ve Cemal paşaların yapmış olduğu ön çalışmalardan faydalanan Bekir Sami, 24 Ağustosta imzalanacak olan Sovyet-Türk antlaşması taslağı konusunda başarılı görüşmelerde bulundu 

Antlaşmanın ilk maddesi, iki taraftan herhangi birine baskı altında yapılacak hiçbir antlaşmayı veya dikte edilecek konuyu iki tarafın da tanımamasını öngörmekteydi. 

Rusya, özellikle Milli Ankara Hüküme ti’ni Türkiye’nin tek temsilcisi olarak tanımakta ve bu yönetim tarafından onaylanmamış tüm uluslar arası anlaşmaları, örneğin Sevr Antlaşması’nı, meşru kabul etmeyeceğini taahhüt etmekteydi. 

Taslak, Sovyet askeri ve mali yardımlarıyla ilgli gizli eklerle birlikte heyet üyesi Ali Kemal Bey vasıtasıyla Tuapse’den Lazistan’a gönderildi. 

Ali Kemal, Eylül ortalarında antlaşma şartlarını Ankara’da bulunan Mustafa Kemal’e telgrafla iletti ve var olan Ermenistan Cumhuriyeti’ne karşı Türk tarafından yapılacak askeri hareketlerin başlaması durumunda Rusya’nın müdahale etmeyeceği konusunda garanti verdi. 

Ancak bu iyi haberleri aldıktan sonra Kemal, General Kazım Karabekir komutanlığındaki on beşinci kolorduya, Sevr Antlaşması ve bu antlaşmanın taleplerine yönelik etkili bir cevap olarak, Kars’a girip Ermeni ordusunu kırma emri verdi. 

1920 yılının Eylül sonunda Ekime kadar devam eden kısa süreli Ermeni-Türk savaşı esnasında Avrupa’nın Ermeni yanlısı çevreleri müttefiklerin veya Yunan güçlerinin, Trabzon’a yönelen Türk güçlerin ileri hareketini durdurmak amacıyla denizden çıkarma yapılması için rica ediyorlardı. 

Benzer çağrılar Milletler Cemiyeti’nin salonlarında yankılanıp bazı Batı gazetelerinde de yer bulmalarına rağmen herhangi bir fiili adım atılmadı ve yenilmiş Ermenistan hükümetine, bugün hukuk dışı olan Aleksandrapol Antlaşması’nı imzalayarak, yönetimi Sovyetlere teslim etme suretiyle elde kalanı kurtarmaktan başka çıkar yol kalmamıştı. 

Bu sayede, Osmanlı topraklarıyla ilgili tüm Ermeni talepleri ortadan kalkıyor ve Rusya Ermenistanı’nın da yarısı elden gitmiş oluyordu. 

Sovyet Askeri-Devrimci Komitesi, Ermenistan Cumhuriyeti’nin son hükümetiyle yaptığı anlaşmaya Yerevan’da ihanet ettiğinden, Sovyet Rusya’nın taahhütlerini yerine getirip Türk ordularını savaş öncesi mevzilerine dönmeye zorlayacağı ümidi de kısa zamanda söndü. 

Mustafa Kemal, müttefikleri ve Sovnarkom’u birbirine düşürüp, her bir taraftan kendi için azami yararlar sağlayarak muzaffer gidişatına devam etti. 

1921 Mart ve Ekim aylarında Sovyetlerle imzalanan Moskova ve Kars antlaşmalarıyla Türk milliyetçilerinin başarıları zirveye ulaştı. 

Batıda, Ekim 1921’de Kilikya bölgesiyle ilgili olarak Fransa-Türkiye antlaşması imzalandı, 1923 Temmuzunda ise Lozan Antlaşması. Bu antlaşma Sevr Antlaşması’nı geçersiz kılmaktaydı. Ermeni Sorunu Lozan’da ayaklar altına alındı, çünkü Lozan’da artık ne Ermenistan, ne de Ermeni kelimesi geçiyordu. 

Üç yıl süren Türk-Yunan çatışması ve İzmir şehrinin ateşe verilmesinin ardından, 1922 yılında toplumların karşılıklı takas edilmesi Hıristiyan Pontus’un yeniden dirilmesiyle ilgili tüm rüya ve projelere son noktasını koydu. Yunan toplumu zorla Yunanistan’a yerleştirildi, hayatta kalan Hemşinli Ermeni nüfus ise Karadeniz’in Doğu ve Kuzey kıyılarına geçerek Sovyet sisteminin ekonomik ve ideolojik baskısı altında benliğini ve yaşam şeklini tekrar canlandırmaya çalıştı. 

Diğer taraftan, Müslüman Hemşinliler, milli-dini kimliklerine geri dönme imkânından mahrum olarak, kendilerini devletin asimilasyon politikasının beklediği, Türk gerçekliğinin yeraltına geçtiler. 

Herne kadar Kemalist rejim Türkleştirme alanında genel olarak başarıya ulaşmışsa da Hemşinliler tamamen yok olmadılar ve günümüzde Kürt, Türkmen, Laz, Alevi ve diğer etnik grupların benlik sorunu gündemdeyken Hemşinlilerin Ermeni tarih-kültür, dil, hatta dini köklerine tekrar dönme ve araştırma imkânları yeni cazip ufuklar açmaktadır. 

Kaynak:

http://www.network54.com/Forum/677257/ 

HEMŞİN VE HEMŞİNLİ ERMENİLER 

(k o n f e r a n s m a k a l e l e r i) 

ERIVAN – 2 0 0 7 Bölümler: Hamşen /Hemşin/ 

Kızılbaş Dergisi Ekim 2012 / sayı 19